Kategoriler
  - Yüreğimden Nameler (69)
  - Sizin Şiirleriniz (42)
  - Ünlü Şairlerimiz (65)
  - Halk Ozanları (21)
  - Türkü Hikayeleri (74)
  - Türkü Sözleri (27)
  - Müzik Bilgisi (17)
  - Kıssadan Hisseler (13)
  - Fıkıh Köşesi (14)
  - Köşe Yazıları (20)
  - Edebiyat (21)
  - Güzel Sözler (17)
  - Hikayeler (27)
  - Sanat (17)
  - Tarih (27)
  - Felsefe (50)
  - Sağlık (34)
  - Sözlük (23)
  - Makaleler (7)
  - Video ve Resim (34)
 


En Çok Okunan 10
  -  Hey On Beşli (3149)
  -  Akciğerlerin vücuttaki görevleri nedir ? (2471)
  -  Bedri Rahmi Eyüpoglu (2400)
  -  Acılar Denizi (2239)
  -  Ruh Sağlığı Ne Demektir ? (1977)
  -  Sen Yoktun (1939)
  -  Sevgi (1930)
  -  Belalım (1923)
  -  Ortaçağ Avrupa Sanatı (1912)
  -  Aşık Feymani (1265)
 

En Son Eklenen 10
  -  Kücük Selmanin Prikolojisi. (56)
  -  Istemiyorum. (70)
  -  Sonbahar (71)
  -  Günaydin. (69)
  -  Gülüm... (76)
  -  ALLAHIM (75)
  -  Kara Bulutlar (56)
  -  Istasyon (65)
  -  Neden Hep Sen Varsın (60)
  -  Dertlerin Askiyim (67)
 

Dost Siteler
  -  Günlük Gazeteler
  -  Kim Kimdir
  -  Canlı TV
  -  Osmanlı Tarihi
  -  Tarihte Bugün Olanlar
  -  Kesintisiz Full Dizi izle
 
Anketler
Sitemizi Nasil Buldunuz ?
Google den

Arkadaştan

Banner Link

Tavsiye Öneri

 
 
     
Felsefe Sözlügü D

 

Dağıtıcı adalet: Herkese hak ettiğini vermek biçiminde tanımlanan orantılı bir eşitlik düşüncesinin ürünü olup, eşitlerin eşit, eşit ol­mayanların da farklı işlem görmesi gerektiğini savunan adalet türü. Bir toplumda mal, mülk, eğitim, imtiyaz, hak ve fırsatların, top­lumun üyelerine orantılı bir şekilde dağıtılma­sına dayanan adalet anlayışı.

 

Daimicilik: Genel olarak, insanın toplumun ve yaşamın değişmez bazı temel yönleri, gerçekleri bulunduğunu bu öz ya da yönle ­kaldığını savunan öğreti.

 

Darwin, Charles: 1809-1882 yılları arasın­da yaşamış ve canlılarda evrimin doğal ayık­lanma yoluyla gerçekleştiğini öne süren teo­risiyle, bilim ve düşünce tarihinde adeta bir devrim yaratmış olan İngiliz doğa bilimci.

Evrim konusunda yeterli kanıt sunarak, canlıların, doğal ayıklanma yoluyla çevreye uyum sağladığını açıklamış ve On the Origin of Species by Means of Natural selection [Türlerin Kökeni] adlı temel eserinde geliştir­diği görüşleriyle, zamanının bilim ve din çev­relerini derinden etkilemiş olan Darwin, Darwinizm olarak bilinen evrim öğretisiyle Tanrı’nın varoluşuna dair en önemli kanıtlar­dan biri olan düzen ve amaç kanıtının gücü­nü yıktığı gibi, yaradılışla ilgili dini öğretilere de öldürücü bir darbe indirmiştir.


 

Darwinizm: Ünlü İngiliz biyolog ve doğabilimcisi Charles Darwin’in doğal ayıklanma, türlerin kökeni ve insanın türeyi­şiyle ilgili evrimci görüşünü, onun insan da içinde olmak üzere, tüm canlı varlık türlerinin doğuşunu ve gelişmesini yaşama savaşı ile açıklayan araştırmalarını ve görüşlerini ta­nımlayan genel terim.

Darwin’in, organik değişimleri açıklamak amacıyla geliştirdiği biyolojik evrim teorisini temele alan yaklaşım; insanı da içine alan canlı doğanın evrimle oluştuğunu, bu evri­min itici gücünün, yaşama kavgası ve bunun sonucu olarak da, doğal ayıklanma olduğu­nu, doğal türlerin yaratılmayıp, doğal etken­lerle, birbirlerinden çıkarak oluşmuş olduğu­nu öne süren öğreti olarak Darwinizm, Darwin’in, evrimin üç ilke ya da etkenin etki­leşimine dayandığı anlayışını tanımlar. Bu üç ilke ya da etken sırasıyla değişiklik, kalıtım ve varolma savaşıdır. Bunlardan değişiklik, bütün canlılarda söz konusu olan serbestleşti­rici etken; kalıtım, benzer organik formların bir kuşaktan başka bir kuşağa aktarılmasını sağlayan tutucu etken; varolma savaşı ise, belli bir ortamda üstünlük sağlayacak deği­şiklikleri belirleyen, böylece de seçici bir üreme hızı aracılığıyla türlerin değişime Uğ­ramasını sağlayan etkene karşılık gelir.

 

Davranış: Bir nesnenin, özellikle de canlı bir yaratığın, bir organizmanın belli bir ortamdaki hareket tarzı, canlıların çeşitli durum ve ortamlardaki tepkileri, bireyin için­de bulunduğu doğal ya da toplumsal ortamın uyaranlarına tepki gösterme ya da yanıt verme biçimi için kullanılan genel terim.

 

Davranışçılık: Psikolojinin tam anlamıyla em­pirik veya deneysel bir bilim olması gerek­tiğini, onun sadece ve sadece organizmanın yaptığı ve dışa vurduğu şeyi araştırması ge­rektiğini söyleyen teori; insan ve hayvan psi­kolojisini, zihin ve bilinç kavramlarını tü­müyle bir kenara bırakarak, davranışa ilişkin araştırmalarla sınırlayan, psikolojinin mümkün tek konusunun gözlemlenebilip, ölçülebilen davranış olduğunu savunan çağdaş Amerikan psikoloji okulu. Psikolojinin görevinin davranışa ilişkin açıklama ve öndeyi olduğunu, davranışa ilişkin açıkla­manın davranışla ilgili fonksiyonel bir ana­lizden, yani davranışın kendisinin bir fonk­siyonu olduğu bağımsız değişkenleri belirlemekten meydana geldiğini öne süren psikoloji görüşü.

1910 yılında, John B. Watson tarafından kurulan davranışçılı k, psikolojiye yüzyıl başlarında hakim akım olan içebakışçılığa bir tepki olarak doğmuştur.

 

Dayanışmacılık: Ahlâkın, siyaset, sosyoloji, hukuk ve iktisadın temelini dayanışmada bulan öğ­reti. Özellikle de, sosyoloji ve ahlâk alanın­da, dayanışma fikri üzerine kurulan görüş veya doktrin.

Dayanışmacılık, ilke olarak, her insanın uygarlığın kendisine sağladığı nimetlerden dolayı, dünyaya borçlanmış olarak geldiğini öne sürer. İnsanın, bu nedenle toplumsal kalkınmaya katkıda bulunarak, başka bireylere yardım ederek, ve toplumsal yükümlü­lüklerden kendi payına düşeni yerine getire­rek borcunu ödemesi gerektiğini belirtir. Dayanışmacılık, bireylerin yardım dernek­leri ve kooperatifler aracılığıyla en yüksek ölçüde yardımlaşmak durumunda oldukları öne sürerken özgecilikle özdeşleşir.

 

Değişme: Duyumsal ve içe­bakışsal deneyimimizin en belirgin, temel ve özsel yönlerinden biri; varolanların başka bir şekle ya da duruma girmeleri süreci.

Değişme kavramı sırasıyla, zaman içinde art arda gelişi; değişme boyunca kendi ken­disiyle göreli olarak aynı kalan bir şey ya da tözü; bu tözün sahip olduğu özellikler bakımından sergilediği farklılıkları ve belli bir yön ya da doğrultuyu içerir.

 

Demokrasi: Halkın yönetimi, halkın kendi kendisini yönetmesi anlamına gelen siyasi yönetim biçimi. Genel olarak, temsil, çoğunluğun yönetimi, partiler arası karşıtlık ve yarışma, alternatif hükümet şansı, kontrol, azınlık haklarına saygı gibi temel kavram ve düşüncelerle belirlenen politik sistem.

Genel ifadesini, yöneticilerin yönetilenler tarafından seçilmesi düşüncesinde, yönetimle halk arasındaki ilişkilerin niteliğinde, yurttaşlar arasında ekonomik bakımdan büyük farklılıkların olmaması gerektiği görüşünde bulan, bireylerin doğuştan getirilen, sonradan sağlanan, ırk ya da mezhebe dayalı ayrıcalıkları olmaması gerektiğini savunan, kısacası bir eşitlik fikri, yani toplumdaki iktidar sisteminin, insanlar arasındaki farklılıklara göre değil de, benzerliklere dayanması gerektiği tezi üzerine yükselen yönetim tarzı. Eşitli ilkesine dayalı yaşam biçimi.

Doğrudan demokrasi olarak bilinen ve siyasal karar alma hakkının, çoğunluk yönetimi usulleri çerçevesinde hareket eden bütün yurttaşlar topluluğu tarafından kullanıldığı yönetim tarzı ya da modeli olarak demokrasi, antik Yunan’da, Atina’da doğmuştur. Bu­nunla birlikte, nüfus artışının bir sonucu olarak ve bilgideki uzmanlaşmadan dolayı, doğrudan demokrasiyi belirleyen koşulları ve yurttaşların siyasi karar sürecine katılı­mı, modern devletlerin siyasal yapılarında gerçekleştirilemez olmuştur.

Bundan dolayı, modern demokrasi temsili demokrasi olarak bilinen ve yurttaşların aynı hakkı kişisel olarak değil, seçtikleri, yurttaş­lara karşı sorumlu olan temsilciler aracılı­ğıyla kullandıkları yönetim tarzı ya da biçi­mi, veya liberal ya da anayasal demokrasi olarak bilinen, bütün yurttaşların ifade ve dini inanç özgürlüğü gibi bazı bireysel ve toplu haklarını güvence altına almak üzere, çoğunluk iktidarının belirli anayasal kısıtla­malar çerçevesi içinde uygulandığı yönetim modeli olarak gelişmiştir. Bu bağlamda, tüm yurttaşların önemli kararlara etkin bir biçim­de katılması anlamında doğrudan olan verilir.

 

Demokrasi paradoksu: Tarihte ilk kez olarak ünlü Fransız düşünü­rü Jean Jacques Rousseau tarafından ifade edilmiş olan ve hemen herkes tarafından kabul edilen öncüllerden çelişik bir sonuç çıkarsayan paradoks.

Rousseau tarafından dile getirilen para­doks, şu adımlardan oluşmaktadır: 1- De­mokratik tercihlerin meşruluğuna inanıyor-sam eğer, çoğunluk tarafından seçilen bir politikanın uygulanması gerekir. 2- A ve B gibi iki bağdaşmaz politika söz konusudur. 3- A politikasının uygulanması, buna karşın B politikasının uygulanmaması gerektiğine inanıyorum ve dolayısıyla oyumu A politi­kasının lehinde kullanıyorum. Fakat, 4- Ço­ğunluk B’nin lehinde oy kullanıyor. Bu al­ternatiflerden 1 ve 4’e göre, B politikasının uygulanması, 2 ve 3’e göre ise, B politikası­nın uygulanmaması gerektiğine inanıyo­rum. Bu çelişik sonuç, paradoksa göre, yal­nızca, demokratik değerlere bağlılığımın, beni çelişik inançları savunmak durumunda bıraktığı anlamına gelir.

Aynı paradoks, yirminci yüzyılda, kendi toplum görüşünü ifade ederken, ünlü bilim ve siyaset felsefecisi Popper tarafından so­mutlaştırılarak yeniden ifade edilmiştir. Buna göre, Popper, demokrasiden yalnızca hükümetlerin yönetilenlerin çoğunluğu tara­fından seçilmelerini anlamamak gerektiğini savunur, çünkü demokrasiden yalnızca bu anlaşılırsa eğer, ortaya demokrasi paradoksu çıkar. Zira, Popper’a göre, burada, çoğunlu­ğun, özgür kurumlara inanmayan ve iş başı­na gelince bu türden kurumları çoğunluk yıkan faşist bir partiye ya da Komünist Par­tisine oy verme olasılığı her zaman söz konusudur.

Kendisini çoğunluk oyuyla hükümet al­ternatifine bağlamış olan bir kimse böyle bir durumda, çözümsüz bir paradoksa düşer. Faşist partinin ya da Komunist partisinin başa geçmesini engellemek ilkelerine aykırı hareket etmek anlamına gelir, ama onlar ik­tidara gelince de, demokrasiye son vereceklerdir.

 

Demokratik sosyalizm: Sosyalizmi hedeflemekle birlikte, ihtilalci komünizmden, meşru yönetim sürecini sadakatle takip etmek ve liberal kapitalizmden sosyalizme barış içinde geçişi amaçlarken, bireyin öz­gürlüğünü her şeyin üzerinde tutmak bakı­mından farklılık gösteren antikapitalist fel­sefe ve hareket.

Evrimci bir düşünce ve anlayışı cisimleş­tiren demokratik ya da liberal sosyalizm, en iyi bir biçimde ihtilalci ya da Marksist komünizmle olan farklılıklarına işaret etmek suretiyle açıklanabilir. Buna göre, ih­tilalci komünizmin kapitalizmi ihtilalci bir yolla devirmeyi, proletarya diktatörlüğünün hakimiyetini kapitalist ideolojiden en küçük bir iz kalmayıncaya kadar sürdürül­mesini amaçladığı yerde, demokratik sosya­lizm meşru yönetim sürecini takip eder; kur­şun yerine oy pusulası ile sağlanan iktidara talip, iktidarının kaderini halkın hür seçim­lerle verilmiş kararına bırakır. Yine, ihtilalci komünizmin kişisel tüketim mallarının mül­kiyet biçimleri dışında kalan her şeyin kamu mülkiyetinde olması ilkesine dogmatik bir bağlılık sergilediği 9erde, demokratik sos­yalizm kamu mülkiyetinin özel mülkiyete üstün olduğu dogmasına pek önem vermez. Komünistin, iletişim araçları, eğitim ve propaganda kapitalist statükonun tarafını tuttuğu için, yurttaşları kapitalist sistemin işe yaramaz bir burjuva diktatörlüğü olduğu konusunda ikna etmenin beyhude olduğunu savunduğu yerde, demokratik sosyalist, yurttaşları kapitalizmin işe yaramaz ve ada­letsiz bir sistem olduğuna ikna etmeyi bek­leyecek sabırlı bir kişidir. Zira demokratik sosyalistlere göre, bireylerin özgürlüğü eko­nominin sosyalizasyonundan daha önemlidir.

Buradan da anlaşılacağı üzere, demokrasinin üstün değerinin, mülkiyetten ziyade özgürlükte yattığını gören demokratik sos­yalizm ihtilalci komünizmden farklı olarak otorite karşıtıdır. Komünistin gözünde, ister demokratik ya da ister faşist, bütün kapita­list sistemler bir burjuva diktatörlüğünden başka bir şey değildir; komünistler bundan dolayı demokratik sosyalizmin bakış açısıy­la kurumlarını diktatörlük gerçeğini gizle­meyen yapmacık oluşumlar ve ikiyüzlülük olarak görürler. Bu bakış açısından kapita­lizm bir kez diktatörlükle özdeşleştirildiği zaman, değişmenin tek aracının ihtilal, ko­münizan bir şiddet olduğu mantıksal bir sonuç olarak ortaya çıkar. Oysa demokratik sosyalizm, diktatöryal ve demokratik kapitalizm arasında bir ayırım yapar. Ona göre, diktatöryal kapitalizm içinden barışçı yolla değiştirilemezse de, bunu demokratik kapi­talizmde yapmak mümkündür. Dolayısıyla, demokratik sosyalist büyük ağırlıkla kapita­list karakterde işleyen kapitalist ekonomi­den sosyalist nitelikteki bir ekonomiye ba­rışçı yolla geçişi amaçlar.

Buna göre, komünizm kapitalizm, ihtilal ve komünist diktatörlük gibi üç mutlakla düşünürken, demokratik sosyalizm üç göre kavrama dayanır: Çıkış noktası olarak ağırlığı kapitalist olan bir ekonomi, aşamalı bir geçiş dönemi olarak uzun bir reform sü­reci ve muhtemel bir hedef olarak da ağırlıkla sosyalistleşmiş bir ekonomi.

 

Demokritos: Sokrates öncesi doğa felsefe­sinde, atomcu okulun Leukippos’la birlikte kurucusu olan ünlü filozof.

Metafiziği: O da Yunan felsefesini meş­gul etmiş olan, birlik ile çokluk arasındaki ilişkinin neden meydana geldiği, ve dolayı­sıyla «neyin gerçekten varolduğu problemi üzerinde yoğunlaşmıştır. Ona göre, çokluk, yani doğada varolan tüm nesneler bir şeyden, maddeden meydana gelmişlerdir. De­mokritos, sözü edilen bu birliği, maddenin, kendilerinin ataman adını vermiş olduğu küçük ve bölünemez parçacıkları olarak ta­nımlar. Onun görüşüne göre, çokluk bir ola­nın meydana getirdiği farklı ve değişik bir­leşim ya da düzenlemelerden başka hiçbir şey değildir. Doğadaki her şey, maddenin bölünemez parçacıkları olan bu bileşensel öğelere indirgenebilir. Bundan dolayı, doğa­da her ne kadar sayılamayacak kadar çok sayıda şey varolsa bile, bunların hepsi de, son çözümlemede tek bir şey türüne, yani atomlara ya da maddeye indirgenebilir. Öy­leyse, gerçekten var olan atomlar ya da madde olup, dış dünyadaki çokluk görünüşten başka bir şey değildir.

Onun söz konusu materyalist görüşünde, öyleyse, gerçekten varolan atomlar olup, atomların varoluşu kendilerinin içinde hare­ket edecekleri, onlardan daha az gerçek ol­mayan boşluğun ya da varolmayanın varo­luşunu gerektirir. Bu nedenle, çokluk ya da varolanlar, gerçekten varolan atomların boş­luk içinde değişik şekillerde bir araya geliş­leriyle açıklanmak durumundadır.

Atomlar, ezeli ve ebedi olan gerçeklikler­dir, yani evrenin yapıtaşları olan, her şeyin kendilerinden meydana geldiği atomlar için oluştan, varlığa geliş ve yok oluştan söz edi­lemez. Dahası atomlar katı olup, bundan do­layı değişmeye de tabi değildirler. Demokri­tos’un atomları yine kavramsal, mantıksal ve fiziki olarak bölünemezdir. Onun atomla­rı, modern atom görüşünde olduğu gibi, bir güç merkezi, matematiksel bir nokta olma­yıp, yer kaplayan bir parçacıktır.Yani, atom matematiksel olarak değil de, fiziken bölüne­mez olan bir birimdir. Onların fiziki bakım­dan bölünememelerinin nedeni ise, katılıkla­rı ve dolayısıyla, kendi içlerinde boşluk ihtiva etmemeleridir. Atomlar, yine sonsuz sayıda olup, kendi içlerinde bir birlik meyda­na getirirler. Onun atomculuğunda, nitelik bakımdan birbirlerinin aynı olan atomlar, birbirlerinden niceliksel bakımdan farklılık gösterirler. Diğer bir deyişle, varlığa gelme­miş, başka bir gerçeklikten türememiş, yok edilemez, değişmez ve ezeli-ebedi olan bu atomlar, birbirlerinden şekil ve büyüklük ba­kımından ayrılırlar. Atomların bazıları yu­varlak, bazıları düz, bazıları küre, bazıları küp şeklinde, bazıları gözenekli, diğer bazı­ları da çengellidir.

Birbirlerinden aralarındaki boşlukla ayrı­lan atomlar, tıpkı harflerin sözcükleri, tüm­celeri ve bir bütün olarak yazıyı meydana getirmesi gibi, gerçekliğin temel yapı taşları olarak ortaya çıkarlar. Gerçekliği meydana getiren tüm cisimler, atomlardan oluşur. Onların bir araya gelişleri ve birbirlerinden ayrılışları sonucunda, bileşik cisimler mey­dana gelir. Onları birleştiren ve ayıran, De­mokritos’a göre, atomlara dışarıdan bir fail güç tarafından aktarılan hareket değil de, onların özünde varolan harekettir. Buna göre, boş mekan içine yayılmış olan atomlar sürekli bir hareket hali içinde olup, onla­rın hareketleri birtakım çarpışmalara yol açar. Bu çarpışmalar iki yönlü bir sonuç do­ğurur: Birbirlerine hiçbir şekilde uymayan atomlar çarpışınca birbirlerinden uzaklaşırlar veya birbirlerine uyan, şekilleri birbirle­rine denk düşen atomlar, çarpışma sonucun­da birleşip bileşik cisimleri meydana getirirler. Bu şekilde oluşan bileşik cisim­ler, renk, koku, tat, sıcaklık gibi, duyusal ni­teliklere sahip olurken, atomların kendileri töz bakımından aynı kalır.

Dünyamız da, Demokritos’a göre, bu şe­kilde meydana gelmiştir. Atomların ağırlığı olup, onlar boşlukta aşağıya doğru düşerler. Daha ağır olanlar daha hızlı düşer, daha hafif olanlar ise, yukarıda kalır. Atomların bu hareketi bir çevrintiye yol açar. Bu hare­ketin sonucunda aynı büyüklük, ve ağırlıkta olan benzer atomlar birleşir. Ağır atomlar merkeze yığılırken, daha hafif atomlar çev­reye doğru fırlar; ağır atomlar merkezde, önce havayı, sonra suyu ve daha sonra da toprağı meydana getirirken, çevreye doğru fırlayan atomlar eteri meydana getirir.

Bilgi Görüşü: Demokritos’a göre, ruh da atomlardan oluşur. Şu farkla ki, başka tür­den iki atom arasına bir ruh atomu gelecek şekilde bütün bir bedene yayılan ruh atomları, daha ince, düz, ve yuvarlaktırlar.

Bilgi de, doğal olaylar gibi, atomlar ara­sındaki vurma ve çarpışma olaylarının özel bir türünden başka bir şey değildir. Buna göre, algılanabilen cisimlerden çıkan birta­kım akıntılar daha sonra duyu organlarına gelerek, onlara çarpar ve orada bir suret, imge meydana getirirler. Bununla birlikte, Demokritos, tüm materyalizmine karşın, al­gının bilgi vermediğini, bizi yalnızca görünüşlere, varolanların ikincil niteliklerine gö­türdüğünü savunmuştu. Bilginin iki yolunu birbirinden ayıran Demokritos’a göre, algısal bilgi, görünüşlerin, gerçekte varolmayan ikincil niteliklerin bilgisini verdiği için, aşağı türden bir bilgi olmak durumundadır. Bizim farklı cisimlere yüklediğimiz renk, ses, koku ve tat gibi duyusal nitelikler, ci­simlerin bizzat kendilerinde olmayıp, yal­nızca atomların çeşitli birleşimlerinin duyu organlarımız üzerindeki etkileridir. Atomla­rın katılık, büyüklük, şekil gibi birincil nite­liklerinin dışında, başka hiçbir nitelikleri yoktur. Bize yalnızca görünüşü veren, varo­lanların birincil niteliklerine hiçbir şekilde ulaşamayan duyu algısı, şeylere ilişkin ger­çek bir bilgi sağlayamaz.

Demokritos bizim atomları, gerçekte ol­dukları şekliyle algılayamadığımızı öne sürer; bununla birlikte, biz onları düşünebiliriz. Algıların, görünüşlerin bittiği yerde başla­yan düşünce ya da entellektüel sezgi, varlı­ğın bizzat kendisine, atoma ulaşır. O da, kendisinden önceki tüm diğer Yunan filozofları gibi, bir rasyonalisttir.

 

Denkleştirici adalet: Bireyler arasındaki eşitlik düşüncesiyle ilişkili olan toplum içindeki bireylerin birbirleriyle olan ilişkilerini eşitlik, ve dürüstlük içinde düzenlemeyi amaçlayan adalet anlayışı. Özel­likle bireyler arasında eşya ve hizmet alışve­rişinde söz konusu olan ve aritmetik eşitliğe dayanan adalet türü.

 

Descartes, Rene: 1591-1650 yılları arasın­da yaşamış, modern felsefenin kurucusu olarak ün kazanmış Fransız filozof. Temel eserleri: Regulae ad Directionem Ingenii [Aklın İdaresi İçin Kurallar], Principia Phi­losophiae [Felsefenin İlkeleri], Discours de le Mathade [Yöntem Üzerine Konuşma], Maditations Mataphysiques [Metafizik Dü­şünceler].

Temeller: Yeni bir doğa ve insan anlayı­şının ortaya çıktığı, araştırma yöntemlerinin yeni baştan oluşturulduğu bir çağda, bilimlere bir temel kazandırmayı, ve ruhla bede­ni, tinsel olanla fiziki olanı, geleneksel dini öğretilerle de yeni bilim görüşünü uzlaştır­maya çalışmış ve çağının bilimlerini yeni baştan inşa etmeyi kendisine bir amaç ola­rak belirlemiş olan Descartes, yetkin bilgi modeli olarak gördüğü matematiği örnek almış ve amacı için mutlak olarak kesin olup, kendisinden hiçbir şekilde kuşku du­yulamayan bir başlangıç noktası bulmaya çalışmıştır.

Matematikten etkilenmiş, felsefede de, matematikteki gibi, sağlam bir yönteme ve sağlam temellere sahip olabildiğimiz takdir­de felsefenin kapsamı içine giren konularda da kesin bilgilere sahip olacağımızı savun­muş olan Descartes’ırı felsefesinin iki temel yönü vardır. Bunlardan birincisi yoğun bir biçimde bireysel olan bakış açısıdır. Metafi­zik Düşünceler adlı eserinde, Descartes, hep “ben” diyerek konuşur; öğretilerini sistema­tik bir biçimde serimlemek yerine, kuşkudan kesinliğe doğru bir seyahat yapar. Bu çerçe­ve içinde dış dünyadan varlıktan değil de özneden yola çıkışı Descartes’ı modern fel­sefenin kurucusu yapmıştır. İkinci önemli yönü ise, felsefeyi yeni baştan ele alma ve kurma arzusudur, ki o burada, zamanının yeni yöntemlerinden ve bilimsel bulguların­dan etkilenmiştir.

Metafiziği: Bilgi görüşünde akılcı olan Descartes, insan aklının iki temel yetisi ya da gücü bulunduğunu söyler. Bunlardan bi­rincisi sezgi, diğeri tümdengelimdir. Sezgi insan zihninde hiçbir kuşkuya yer bırakmayan ve son derece açık olan bir kavrayış faaliyetidir. Sezgi, Descartes’a göre, özel bir duygudur ve akıl yürütmelerimizde bize yol gösterir yanıldığımızı ya da doğru bir sonuca ulaştığımızı bildirir. Aklın ikinci gücü olan tümdengelim ise, tam bir kesin­likle bilinen doğrulardan yapılan zorunlu çı­karımdır.

Matematik, Descartes’a göstermiştir ki, insan zihni birtakım doğruları açık ve seçik olarak kavrayabilmektedir (sezgi). Ve yine, insan zihni bildiği bazı doğrulardan hareket edip düzenli bir şekilde ilerleyerek, bu doğ­rulardan henüz bilmediği başka doğruları türetebilmektedir (tümdengelim). Buna göre biz sezgiyle bazı doğruları açık ve seçik olarak ve doğrudan kavrarız. Tümden­gelimde ise, Descartes’a göre, bu doğrular­dan kalkarak başka doğrulara bir süreçle, zihnin sürekli ve kesintiye uğramayan bir hareketiyle ulaşırız.

Descartes, daha sonra aklın bu iki gücü­ne gereği gibi yol göstereceğine inandığı kurallara dayanıp, sadece aklı temele alarak kendi sistemini kurmaya geçmiştir. Sistemi­nin mutlak olarak kesin olan başlangıç doğ­rusuna ulaşabilmek için de, o doğru olduğu açık ve seçik bir biçimde bilinmeyen hiçbir şeyi doğru kabul etmemek gerektiğini bildi­ren kural uyarınca. her şeyden kuşku duy­maya yanlış ya da kuşkulu olduğunu, ve yanlış ya da kuşkulu olmasının muhtemel olduğunu düşündüğü her şeyi reddetmeye karar vermiştir. Kuşkuyu son sınırına kadar götüren Descartes, bu süreç sonunda, kuşku duyabilmesi için, öncelikle varolması ge­rektiği sonucuna varmıştır. Ona göre, istis­nasız her şeyden kuşku duyan bir insan, kuşku duymakta olduğundan kuşku duya­maz, zira kuşku duyarken kuşku diye bir şeyin varolduğunu, dolayısıyla kuşku duyan benliğinin varolduğunu açık ve seçik ola­rak bilir. Nitekim, o ‘Düşünüyorum, öyley­se varım’ sonucuna varmış ve böylelikle düşünen bir varlık olarak kendi varoluşunu kanıtlarken, çıkış noktası özne olan modern felsefeye yön vermiştir.

Descartes, daha sonra da bu sonuçta, ken­disini bu önermenin hiçbir kuşkuya yer bı­rakmayacak şekilde doğru olduğu konusun­da ikna eden öğenin ne olduğunu bulmaya çalışmıştır. Ona göre, bu sonucu kesin ola­rak doğru kılan öğe, kendisinin önermede iddia, edilen şeye ilişkin ‘açık ve seçik’ algı­sıdır. Demek ki, açık ve seçik olarak algıla­nan bir şeyin yanlış olabilmesi imkansızdır.

Descartes kuşku süreciyle kendilerinden kuşku duyduğu tüm eski inançlarını eledik­ten ve kuşku duymak suretiyle, düşünen bir varlık olarak kendi varoluşunu kanıtladıktan, böylelikle de sisteminin temel başlangıç doğ­rusunu bulduktan ve bu arada, bir önermeyi doğru kılan ölçütün açık ve seçiklik olduğu­nu belirledikten sonra, aynı ölçütü kullana­rak bilincinin dışına çıkmaya ve yeni doğrular bulmaya geçmiştir. Buna göre onun zihninde bulunan açık ve seçik düşünceler­den biri de yetkinlik düşüncesidir. Duyu­ deneyinden türetilen düşünceler açık ve seçik olmadığına, doğal dünyada yetkin olan bir şeyle karşılaşılamayacağına ve bu düşün­ceyi, kusurlu bir varlık olan insanın kendisi yaratamayacağına göre, yetkinlik düşüncesi­ni, insan zihnine kendisi de yetkin olan bir varlık vermiştir. Bu yetkin varlık, Tanrı’dır. İnsan zihnindeki yetkinlik düşüncesini ona kendisi de yetkin olan Tanrı vermiş ise, ne­dende sonuç kadar gerçeklik olduğundan, buradan Tanrı’nın varolduğu sonucu çıkar. Descartes’a göre, insan, şu halde, kendi va­roluşunun ve Tanrı’nın varoluşunun bilgisine sahip olabilir.

İnsan matematikte de açık ve seçik dü­şüncelere sahiptir, dolayısıyla matematiksel bilgiye sahip olabilir. Acaba insan bu sınır­ların ötesine geçerek, başka bilgilere sahip olabilir mi? Descartes’a göre, açık seçik dü­şünceler arasında, dış dünyadaki fiziki var­lıklarla ilgili olarak, yalnızca bu varlıkların matematiksel özellikleriyle ilgili düşünceler vardır. Bir cismi düşündüğümüz zaman, onun hakkında açık ve seçik bir düşünceye sahip olabilirsek eğer, açık ve seçik düşün­ce, yalnızca o cismi belli bir şekli, belli bir konumu ve belli bir hacmi olan bir şey ola­rak düşünmenin sonucu olan bir düşünce olabilir. Dış dünya ve bu dünyada bulunan nesneler söz konusu olduğu sürece> sahip olabileceğimiz açık ve seçik düşünceler, bu nesnelerin matematiksel özellikleriyle ilgili olan düşüncelerdir. Bununla birlikte, bu dü­şünceler bize onların ‘varolduklarını’ söyle­me imkanı bırakmaz.

Descartes’a göre, nesnelerin var olup ol­madıklarını doğrudan doğruya düşünceler­den nesnelerin kendilerine giderek kanıtla­yamıyorsak, onların varoluşunu dolaylı bir yoldan kanıtlayabiliriz. Buna göre, insanda bir yandan dış dünyadaki nesnelerle ilgili düşünceler, ve bir yandan da fiziki bir dün­yanın varolduğuna inanma eğilimi var ise, söz konusu düşünce, duyum ve izlenimlerin nedeni sırasıyla insanın kendisi, Tanrı ve dış dünyadaki nesnelerin bizzat kendileri olabilir. O bunlardan birinci alternatifi, in­sanda kendi deneyimini, izlenimlerini dile­diği gibi oluşturabilme gücü bulunmadığını söyleyerek eler.

İkinci olasılık, dış dünya ve bu dünyadaki varlıklar varolmadığı halde, insandaki izle­nimleri ve düşünceleri Tanrı’nın yaratmış olması olasılığıdır. Descartes, daha önce Tanrı’nın insanları aldatmadığını göstermiş olduğu için, ikinci ihtimali de eler. Bu du­rumda, geriye tek bir olasılık kalır: İnsan zihnindeki dış dünyayla ve bu dünyadaki varlıklarla ilgili ide ya da düşüncelerin nede­ni, dünyanın bizzat kendisidir, bu dünyadaki varlıklardır.

Descartes’a göre, tözün her zaman özünü meydana getiren ve diğer niteliklerin kendi­sine bağlı olduğu temel bir niteliği vardır. Buna göre, bir tözün, tüm diğer niteliklerinin kendisini varsaydığı, temel, onsuz olu­namaz niteliği hangisidir? Öyle ki, tözle ananiteliği arasında bir ayırım yapılamasın. Descartes’a göre, ruhun, tinsel tözün anani­teliği düşünme olup, ruh her zaman düşün­meyle özdeştir. Maddenin özü ise, yer kap­lama ya da uzamdır. Bu çerçeve içinde, maddenin şekil ya da hareketi, yer kaplama olmadan düşünülemez. Buradan da anlaşıla­cağı üzere, Descartes maddi ya da cisimsel töz açısından, geometrik bir varlık anlayışı geliştirmiştir.

Descartes’in bu varlık görüşü, gelişen bi­lime fazlasıyla uygun düşmekle birlikte, madde ve ruhtan, ya da beden ve zihinden meydana gelen bileşik bir varlık olan insan söz konusu olduğunda, büyük bir güçlüğe yol açar. Varlık alanı madde ve ruh diye kesin çizgilerle birbirinden ayrıldığı için, eskiden birlikli ve bütünlüklü tek bir töz olan insandan, şimdi aralarında ortak hiçbir nokta bulunmayan iki töz çıkar.

Buna göre, Descartes, bir yandan açıklık ve seçiklik ölçütünü uygulayarak, madde ve ruh, beden ve zihin arasındaki gerçek farklı­lık ve ayırımı vurgulama ve hatta ikisini de tam ve bağımsız tözler olarak düşünmek durumunda kalmıştır. Ama aralarında ortak hiçbir yön bulunmadığı için yer kaplamayan fakat düşünen tinsel töz, düşünemeyen, fakat yer kaplayan maddi tözü, maddi töz ya da beden de tinsel töz ya da zihni etkile­yemez.

Öte yandan, gündelik deneyimin, ruhun beden, bedenin de ruh tarafından etkilendi­ğini, ve bu ikisinin bir anlamda bir birlik meydana getirdiğini ortaya koyan olguları vardır. Descartes burada, karşılıklı etkile­şimciliği savunup, bedenle zihin arasında­ki etkileşimin beynin arkasında bir yerde, kozalaksı bezde gerçekleştiğini söyler. Başka bir deyişle, o zihinle beden arasında­ki ilişkiyi bir gemiyle onu yüzdüren kaptan arasında geçen ilişkiye benzer bir ilişki ola­rak tasarlamıştır.

Bilgi görüşleri: Descartes bilgi görüşün­de, gerçek bir akılcı, hatta apriorist ve do­ğuştancıdır. Tasarımsal bir algı teorisi be­nimsedikten ve algılanın her ne ise, zihinde olduğunu söyledikten sonra, ideleri, fikir ya da düşünceleri, dışardan gelen olgusal ideler (ideae adventitiae). zihin tarafından, imge­leme dayanarak oluşturulan ide ya da dü­şünceler (ideae factitiae) ve doğuştan getirilen düşünceler (ideae innateae) olarak üçe ayırır. Bunlardan açık ve seçik olan, bizi bilgiye götüren ideler, yalnızca doğuştan düşüncelerdir.

Yanlış problemi söz konusu olduğunda ise, Descartes, insanda yanlışa neden olabi­lecek iki yeti olduğunu söylemiştir: Anlama yetisi ve irade. Anlama yetisinin kapsam ba­kımından sınırlı olduğu, yalnızca açık ve seçik olanla sınırlanmış olduğu yerde, irade kapsam bakımından sınırsız bir güçtür. Buna göre, insan iradeyi sınırlayamamakta, tam tersine onu tam olarak anlamadığı şey­leri tasdike zorlayarak genişletmektedir. Anlama yetisinin görevi kavramak, doğruyu yanlıştan ayırmaktır. Oysa, irade doğruluk ve yanlışlık konusuna kayıtsız olup, anlama yetisinin sınırlarını aşar. Bundan dolayı, irade, anlama yetisinin açık ve seçik olarak kavrayamadığı şeyleri olumladığı için, yan­lışın neden olur.

Ahlâk görüşleri: Etik alanında, önce insa­nın Özgür olduğunu göstermeye çalışan Descartes, daha çok geçici bir ahlâk, bir durum ahlâkı önermiştir. Bu çerçeve içinde, o insanın, talihini yenmeye kalkışmaktansa, öncelikle kendisine egemen olmaya çalış­ması gerektiğini, kişinin, yaşamı boyunca anlama yetisi ve kavrayışını geliştirmeye çalışarak, dünya düzenini değiştirmeye kal­kışmak yerine, kendi istek ve arzularını de­ğiştirme çabası vermesinin iyi olduğunu söylemiştir. Ahlaki seçim olgusu üzerinde duran Descartes, burada neyin bizim gücümüz dahilinde olup neyin olmadığını anla­manın büyük bir önem arz ettiğini söylemiş­tir. Ona göre, biz, gücümüz sınırları içinde kalan şeyleri gördükten sonra, gerçekten iyi olanla kötü olanı birbirinden ayırmalı ve iyi olduğuna hükmettiğimiz şeyleri gerçekleş­tirmeye çalışmalıyız.

Başka bir deyişle, insanın yaşamdaki amacının mutluluk olduğunu söyleyen Des­cartes’a göre, insana mutluluk veren şeyler iki türlüdür. Bunlardan birincisi, bilgelik, erdem ve ölçülülük gibi salt bize bağlı olan şeylerdir; ikincisi şan, şeref ve zenginlik gibi, doğrudan doğruya bize bağlı olmayan şeylerden meydana gelir. Tüm gücümüzü birinciler üzerinde yoğunlaştırmamız gerek­tiğini söyleyen Descartes, bu yolda kendile­rine uymanın bize yarar sağlayacağına inan­dığı üç kural vermiştir: 1- Kişinin, ne yapıp ne yapmaması gerektiğinin sağlam bilgisine ulaşmak için, elinden gelen her çabayı gös­termesi; 2- İnsanın aklın buyruklarını haya­ta geçirmesi için, kararlı olması, arzuların kışkırtıcılığına yenik düşmemesi; 3- Kişinin sahip olmadığı ve olamayacağı tüm iyileri, kendi gücünün sınırlarını aşan şeyler olarak görmesi ve onları istememeye çalışması ge­rekir.

 

Determinizim: Evrende olup biten her şeyin bir nedensellik bağlantı­sı içinde gerçekleştiğini fiziksel evrendeki ve dolayısıyla da insanın tarihindeki tüm olgu ve olayların mutlak olarak nedenlerine bağlı olduğunu ve nedenleri tarafından ko­şullandığını savunan anlayış. Evrendeki her sonucun, her olayın gerçekte bir nedeni ya da nedenleri bulunduğu görüşü; doğanın ne­densel yasalara tabi olduğu ve evrende hiç­bir şeyin nedensiz olmadığı düşüncesi.

Buna göre sırasıyla, a) Hiçten hiçbir şeyin çıkmayacağı ya da hiçbir şeyin mutlak olarak yok olup gitmeyeceği ilkesiyle, b) Hiçbir şeyin koşulsuz bir biçimde ve düzensiz olarak ortaya çıkamayacağı ilkesinden meydana gelen bir görüş olarak determi­nizm, her şeyin kendisinin dışındaki başka bir şey tarafından yasalara göre belirlendiği­ni iddia eder.

İki ayrı determinizmden söz edilebilir: 1- Her olayın bir nedeni bulunduğunu bundan dolayı özgürlük ya da irade özgürlüğü diye bir şeyin olamayacağını savunan katı deter­minizm. Bu anlayış, tarihte ya da insan ya­şamında söz konusu olan nedenleri yeterin­ce geriye giderek araştırdığımız takdirde, insanın denetimi dışında kalan, insanın üzerlerinde hiçbir etkisi bulunmayan temel nedenleri bulabileceğimizi öne sürer. Bu tür bir katı determinizm, yazgıcılığa çok yak­laşmakla birlikte, yazgıcılıktan, insanların geleceği değiştiremeyeceklerini öne sürme­mek bakımından farklılık gösterir.

Katı deterministlere göre, insanların hiç­bir etkide bulunamadıkları, onların denetimleri dışında kalan belirli nedenler, insan var­lıklarının oldukları gibi olmalarını ve bu arada eylemlerini belirlemiştir. Başka bir deyişle, onlar, insan varlıklarının hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerini söylemekten çok, in­sanların şeyler üzerinde etkide, eylemde bu­lunma tarzlarının kişisel yapı ve mizaçları­nın sonucu olduğunu, söz konusu yapı ve mizaçların ise insanların etki edemedikleri etmenler ve koşullar tarafından belirlendiği­ni öne sürerler. Katı deterministler, buna göre, her olayın, her eylem ve her sonucun, kısacası her şeyin bir nedeni varsa, bu tak­dirde, insanın düşünceleri, duyguları, arzuları, seçimleri ve kararları da dahil olmak üzere, her şeyin belirlenmiş olduğunu iddia ederler.

Katı deterministler buna ek olarak, insan varlıklarının hiçbir şekilde etkide buluna­madıkları nedenler tarafından belirlenmiş olan bir dünyaya geldikten, genetik yapıla­rına seçerek ve isteyerek sahip olmadıkları ve içinde bulundukları durumlar ve fiziksel olaylarla başka insanların eylemlerine bağlı olduğu için, bizim özgür olduğumuzun hiç­bir zaman söylenemeyeceğini belirtir.

2- Yumuşak determinizm ise, evrensel bin nedenselliğin geçerli olduğunu kabul etmekle birlikte, katı determinizmden farklı olarak, bu nedenselliğin bir bölümünün insandan kaynaklandığını, dolayısıyla insan için belli bir özgürlüğün mümkün olduğunu savunur. Buna göre, insanlar, akıl ve iradeleriyle bazı eylemlerine isteyerek neden olurlar, bundan dolayı, insanların belli bir özgürlükleri var­dır.

Yumuşak determinizmin burada sözünü ettiği özgürlük, sınırlı bir özgünlüktür. Bu anlayışa göre, hiç kimse tam olarak özgür değildir; insanlar, kendi arzularına göre, keyfi olarak eyleyemezler. Örneğin, biz kendimizi başka varlıklar haline getireme­yiz ya da oksijensiz yaşayamayız. Özgürlük vardır, ama evrensel nedensellik içinde ve söz konusu nedensellikten dolayı vardır.

 

Devlet: Toplumu yöneten kurallar ve yasalar yaratma otoritesine sahip bir ayrı bir kurumlar kü­mesi. Demokrasilerde hükümetlerin gelip gittikleri dikkate alınırsa, salt hükümete eşdeğer olmadığı gibi, iktisat, okullar, toplum örgütleri benzeri örgütlü ve sürekli kurum ve davranış pratiklerinin bütün bir alanı ola­rak sivil topluma da karşıt olan bütünsel po­litik sistem.

Devletin varlığı için zorunlu olan öğeler, sırasıyla insan topluluğu, ülke ya da toprak bütünlüğü ve egemenliktir. İnsan öğesi, be­lirli bir toprak parçası üzerinde yaşayan ve devleti kuran insan topluluğudur. Söz konu­su insan topluluğunun üzerinde yaşadığı toprak parçasına ise ülke denir. Bu toprak parçası doğal ya da yapay (bir anlaşma ile çizilmiş) sınırlarla, komşulardan ayrılır. Buna karşın, egemenlik, devletin hukuki dü­zenini belirleyen en yüksek otorite ve üstün iradedir.

Bu bağlamda, başka hiçbir devlet ile ba­ğımlılık ilişkisi içinde olmayan devlete ege­men devlet, çoğunluk zorla kabul ettirilen bir bağımlılık ilişkisi nedeniyle başka bir devletin buyruğu altındaki devlete yarı ege­men devlet, hukukun üstünlüğü ilkesine her koşul altında bağlı kalan devlete hukuk dev­leti; kendini hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağlamayan devlete polis devleti; salt gü­venlik, savunma ve adalet gibi klasik görev­lerini yerine getirmekle yetinip, iktisadi ve toplumsal yaşamda etkin bir rol oynamayan devlete jandarma devleti; klasik işlevlerinin ötesinde, toplumsal eşitsizlikleri azaltmak amacıyla, iktisadi ve sosyal hayata etkin bir biçimde katılan devlete sosyal devlet, belli bir ideoloji adına bireysel ve toplumsal faa­liyet alanları üzerinde mutlak ve bütünsel bir denetim ve baskı uygulayan devlete tota­liter devlet, iktisadi ve siyasi liberalizmin bütün ilke ve unsurlarına riayet eden devlete ise liberal devlet adı verilmektedir. Nihayet, dini bir hareket ya da otoriteyle hiçbir bağı olmayan devlete ise, laik devlet denir.

Modern devlet düşüncesine baktığımızda, onun Avrupa’da on yedi ve on sekizinci yüz­yıllarda görülen mutlakiyetçi devletlerin ar­dından ortaya çıktığını görüyoruz. Başka bir deyişle, modern devlet düşüncesi, mutlaki­yetçi devletlere ilişkin deneyimler üzerinde düşünmenin ve bu devletlerin otoritesine karşı verilen mücadelenin bir sonucu olmak durumundadır. Modern devlet düşüncesi, işte bu bağlamda Batı’da kiliseyle devlet ve devletle halk arasında yaşanan büyük kavga ve mücadelelerden sonra doğabilmiştir. Buna göre, modern devlet hem bağımsız ve hem de laik olan kamusal bir güçtür. Mo­dern devlet, öncelikle tüm diğer toplumsal güçlerden ve kral ya da devlet memurların­dan bağımsız olmak durumundadır. Sarayla özdeşleştirilmek ve kralın mülkiyetinde olan bir şey olarak görülmek yerine, modern dev­let kraldan bağımsızdır. Devlet, ikinci olarak otorite veya işlevinin Tanrı’dan türetileme­mesi veya yüksek bir amaçtan çıkarsanama­ması anlamında laiktir. Bu. modern devletin eylemlerinin dini ilkeler yoluyla tasdik edi­lip haklılandırılamayacağı anlamına gelir. Şu halde, modern devlet insan tarafından salt insani amaçlarla yaratılmış olup, onun varlığı yine aynı amaçlarla devam ettirilir.

Bu bağlamda, modern devletin iki temel ideye dayandığını söyleyebiliriz: O, her şey­den önce, belli bir toprak parçasındaki tüm diğer güç ya da iktidar odaklarının güç kul­lanımını engelleyen merkezileşmiş bir güç­tür. Onun iktidarı, bürokrasi, yargı ve aske­riye gibi kalıcı ve sürekli kurumlar yoluyla hayata geçirilir. Modern devlet, ikincileyin, bir anlaşma ya da sözleşmeye, onu yöneten­lerle onun tarafından yönetilenler arasındaki belli bir ilişkiye dayanır.

Bu açıdan bakıldığında, modern devlet teorisine, bireyin devletle olan ilişkisiyle il­gilenen egemenlik konusundan başka, dev­letin gücünün sivil toplumla nasıl bir ilişki içinde olması gerektiği probleminin oluştur­duğu genel bağlam içinde yaklaşabileceği­mizi söylenebilir. Egemenlik söz konusu ol­duğunda, iki ayrı yaklaşımın ortaya çıktığını görüyoruz. 1- Bunlardan birinci yaklaşım, on altıncı yüzyılda Bodin ve on ye­dinci yüzyılda da Hobbes tarafından sergi­lenmiş olan mutlak egemenlik görüşünde ifadesini bulur. Örneğin, İngiliz düşünürü Thomas Hobbes’a göre, devletin egemen­liğinin ilke olarak sınırı olamaz ve devlet kendisinin dışında bir şeyle haklı kılınamaz. 2- Buna karşın, ikinci yaklaşım, Locke, Montesquieu, Spinoza ve Kant tarafın­dan benimsenen ve devletin egemenliğine bir sınır koyan yaklaşımdır. Bu anlayış, ba­ğımsız bir kamusal güç olarak modern dev­letin statüsünü veya onun en yüksek otorite olma iddiasını sorgulamaz. Fakat devletin, sivil toplum içindeki kurumlardan yalnızca biri olduğunu ve dolayısıyla, devletin birey­ler üzerinde tahakküm kuramayacağını ifade eder. Her bireyin, kökeni toplumsallık öncesinde bulunan birtakım doğal hakları olduğunu ve bu haklara, bireylerin yaptığı sözleşme sonucunda oluşan devlet tarafın­dan zarar verilemeyeceğini dile getiren bu ikinci yaklaşım, daha çok devletin iktidarı­na nasıl sınır çekilebileceği konusu üzerin­de yoğunlaşır.

Öte yandan, devletin gücünün sivil top­lumla olan ilişkisi söz konusu olduğu zaman da, iki temel tavır ortaya çıkar. Libe­ralizm içindeki farklı görüşleri ifade eden bu tavırlardan birincisi, devletin sivil toplu­ma tabi olması gerektiğini dile getiren tavır ya da yaklaşımdır. Buna karşın, ikincisi devleti, sivil toplumu içermekle birlikte, onu aşan ve onun zararlı etkileriyle müca­dele eden bir alan olarak değerlendirir

.

Devletçilik: Devleti tüm toplumsal görevle­rin düzenleyicisi olarak gören, özellikle de ekonomide devletin ekonomiye müdahalesi­ni ve piyasa mal ve hizmetlerini doğrudan bir biçimde üretmesini öngören anlayış. özel çıkarları merkezi olarak örgütlemenin üretimi arttıracağı inancına dayalı olarak, devletin görevlerinin yaygınlaştırılmasını ve ekonomi alanına müdahalesini öngören görüş.

Sanayi ve ticaret kuruluşlarının, eğitim, kültür, sağlık faaliyetlerinin devletin elinde toplanmasını öğütleyen ve devletin hakla­rıyla, yetki ve sorumluluklarını, bireyin hak­larının aleyhine olacak şekilde genişleten öğreti.

 

Devlet dini: Devleti dünyadaki ilahi düşünce, Tanrı’nın bu dünyadaki yürüyüşü kabul ederken, insanın bütün tinsel gerçekliğini devletten aldığını savunan ünlü 19. yüzyıl Alman filozofu Hegel’in din anlayışı.

Devleti özgürlüğün gerçekleşmesi olarak tanımlayan Hegel’e göre, birey hiçbir şey, devlet her şeydir. Devletin apaçık, mevcut vakıa olduğunu ve etik hayatı gerçekleştirdiğini, insanoğlunun sahip bulunduğu değere haiz her şeyin Devlet aracılığıyla sahip olunan şeyler olduğunu öne süren Hegel için, devlet dünyada varolan ilahi düşünceden başka hiçbir şey değildir. Bu bağlamda, Hegel, her insan varlığında, siyasi otoritenin müdahalesinden bağışık olan bir vicdan alanı bulunduğunu ve devletin insan bireyinin nihai ve en yüksek kaynaklarıyla nefsini tamamen emmemesi gerektiği şeklindeki Musevi ve Hıristiyan tektanrıcılığının temel felsefi ilkesini reddeder. Devletin gerçekleş­miş akıl ve ruh, yeryüzündeki ilahi düşünce olması nedeniyle, Hegel’e göre, devletin yasası nesnel ruhun dışavurumudur ve yalnızca yasaya itaat eden kişi özgürdür. İnsanın gerçek özgürlüğü devletin ve yasanın rasyonelliğine boyun eğmekten ve kendisini onunla özdeşleştirmekten ibarettir.

 

Devlet felsefesi: Siyaset felsefesinin bir dalını meydana getiren ve toplumsal yaşamla devletin doğuşunu, doğasını ve anla­mını araştıran, insanlarla insanların içinde yer aldıkları siyasi örgütlenmeler arasındaki ilişkileri inceleyen felsefe dalı.



Gönderen =

Arkadaşima Gönder >>           Sizden önce 33 kişi okudu.  
     



     
Yukarıdaki yazıya cevap yazmak için asagidaki formu kullanin
     


     
Cevap Formu
Adınız :
Email :
Cevabınız :
     


 
 

   

Sitemizde 20 kategoride 619 yazı 76125 defa okunmuştur.  

Copyright © 2008 Acılardeniz şiir sitesi                                                                                                                                               Tasarım: Ali Kılınç