Kategoriler
  - Yüreğimden Nameler (69)
  - Sizin Şiirleriniz (42)
  - Ünlü Şairlerimiz (65)
  - Halk Ozanları (21)
  - Türkü Hikayeleri (74)
  - Türkü Sözleri (27)
  - Müzik Bilgisi (17)
  - Kıssadan Hisseler (13)
  - Fıkıh Köşesi (14)
  - Köşe Yazıları (20)
  - Edebiyat (21)
  - Güzel Sözler (17)
  - Hikayeler (27)
  - Sanat (17)
  - Tarih (27)
  - Felsefe (50)
  - Sağlık (34)
  - Sözlük (23)
  - Makaleler (7)
  - Video ve Resim (34)
 


En Çok Okunan 10
  -  Hey On Beşli (3149)
  -  Akciğerlerin vücuttaki görevleri nedir ? (2471)
  -  Bedri Rahmi Eyüpoglu (2400)
  -  Acılar Denizi (2239)
  -  Ruh Sağlığı Ne Demektir ? (1977)
  -  Sen Yoktun (1940)
  -  Sevgi (1930)
  -  Belalım (1923)
  -  Ortaçağ Avrupa Sanatı (1912)
  -  Aşık Feymani (1266)
 

En Son Eklenen 10
  -  Kücük Selmanin Prikolojisi. (56)
  -  Istemiyorum. (70)
  -  Sonbahar (71)
  -  Günaydin. (69)
  -  Gülüm... (77)
  -  ALLAHIM (76)
  -  Kara Bulutlar (56)
  -  Istasyon (65)
  -  Neden Hep Sen Varsın (60)
  -  Dertlerin Askiyim (67)
 

Dost Siteler
  -  Günlük Gazeteler
  -  Kim Kimdir
  -  Canlı TV
  -  Osmanlı Tarihi
  -  Tarihte Bugün Olanlar
  -  Kesintisiz Full Dizi izle
 
Anketler
Sitemizi Nasil Buldunuz ?
Google den

Arkadaştan

Banner Link

Tavsiye Öneri

 
 
     
Kücük Selmanin Prikolojisi.


Selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuguydu, bana geldiginde 8 yasi‏‎ndaydi.
Selmanin onu psikolojik olarak susmaya
iten, geçici konu‏mazl‎ik dedigimiz sürece getiren olaylar
be‏n ya‏‎nindayken bas‏lam‎‏isti.

Selma, ben‏ kardes‏i, anne ve babas‎iyla kendi halinde
normal bir
yasam sürerken , bir gün annesi hastalan‎iyor. O dönemlerde
ben‏ ya‏nlarindaydim. Kendisinden büyük iki abla, bir agabey ve kendisinden
küçük iki karde‏si daha var.. Küçük kardes‏in yeni dogdugu dönemde
anne ciddi sagl‎ik sorunlar‎iyla karsi‏‎la‏‎siyor. Uzun süre
tedavi görüyor. Yogun ugras‏‎lara ragmen iyilese‏miyor.
Hastane ortam‎indan
evine gidip son günlerini evinde huzur içinde yasasi‎n diye
doktorlar taraf‎indan eve gönderiliyor. Birkaç ay evde
babaanne , hala ve benzeri yak‎in akrabalar‎in yardi‎mi‎yla ya‏tiyor.
Birgün hayata gözlerini kapat‎iyor.
Anneye en fazla ihtiyaç duyulan dönemde anne, Selmani‎n
hayat‎indan çi‎ki‎p gidiyor.

Aradan 1,5 yi‎l geçiyor. Kendi hallerinde bir ‏sekilde
ya‏samaya al‎‏‎isiyorlar.
Büyük k‎izlar evde yemek yapi‎p, en küçük
çocuklara annelik yaparken, Selma babas‎iyla birlikte dükkanda çal‎‏‎isiyor.
Dükkanlar‎ evin hemen alt kat‎inda oldugu için baba endi‏se
duymadan i‏s hayat‎ina devam ediyor. Cocuklar‎ini‎ kimseye
muhtac etmeden yük etmeden idare ediyor.




     

     
İnsan Gibi İnsan

Kişilikli bir insan. O onurlu bir insan. O gururlu bir insan.

 En önemlisi insan gibi bir insan.
 
İnsanlara olan bütün güvenimin sarsıldığı, kendimi herkese kapattığım bir dönemde karşılaştım Onunla.
 
Hani insanı insan yapan değerler vardır; Gururlu ve onurlu olmak gibi.
Kendinden emin olmanın verdiği naifliğe sahip olmak gibi.

Vicdan ve merhamet duygularına sahip olmak gibi. O bunların hepsine ve daha fazlasına sahipti.
 
Arkadaşlikların, dostlukların, güvenin, sevginin ve saygının sorumsuzca tüketildiği....

 İlişkilerin tamamen menfaat ve çıkar ilişkilerine dönüştüğü bu ortamda Onunla karşılaşmak benim için büyük bir şans oldu.

Teşekkürler "GÜZEL İNSAN" Seni tanıma şansını bana verdiğin için teşekkürler.
 
Onu yazmak isteyişim bu yüzdendir. Böyle bir yüreği, böyle bir asaleti, en önemliside böyle bir insanı başkaları da tanısın istedim.



     

     
Akıl Akıldan üstündür

 

Bu dünyada benim kadar talihli bir insan yok.

Çünkü diğer köpeklere benzemeyen, çok başka bir hayvan benimki. Akşam eve geldiğim zaman beni havlayarak karşılıyor.

 Hasta olup yattığımda, yatağımın yanından ayrılmıyor. Koltuğa oturunca hemen yanıma sıçrayıp, bana yapışır gibi kıvrılıyor yanıma.

 Kızıp cezalandırıyorum ama bana kin bağlamıyor. Kimin böyle bir köpeği olabilir ki?

Köpek sahibi olan herkes, herhalde bu röportajı okurken gülmüştür.

Köpeğe sevgi ve yiyecek verirsiniz, o da size sevgi ve sadakat verir.

Büyümeyen çocuk gibidir köpek. Kaç yaşında olursa olsun sizinle oynar, cezalandırsanız bile size kin bağlamaz. 



     

     
Hiçbir şeyim Yok ARTIK !!!!

Yalancının bir lafı konuşana bir zarar,dinleyene ise bin zarar…!!! 

 

Zararını artık çekmekteyim..

Diyorum yalanla yaşamakmı yoksa yalancıyı bırakmakmı..

Bir ömür yalan ve riya ile geçermi? Içim öyle acıyorki hayret.

Neden,niye? hala cevabını bulamadım aslında..

Kıyamadığım bir zamanlar sevdiğim ve değer verdiğim.

Senmisin şuan karşımda duran?

Bilipte haykıramamak bunları susmak kadar acı birşey yok biliyormusun.?

Bilemezsin cünki sen asla yasamadinki.Nerden bileceksin..

Kelimeler dilinin ucuna gelir fakat dilinden dökülemez hissetttiklerin.

Ne kadar yalancısın,riyakarsin diyemezsin küçük düşmemesi için kendini düşürürsün sadece ( YAZIK!!! )

Artık hic bir şey düşünemiyorumda yaptığım yanlışmı doğrumu bunun hesabını yapmıyorum artık.

Hissettiğim sadece bir acı ve yeri doldurulmayan bir boşluk yıkım sonrası.

Artık yalanla riyayla yaşamak istemiyorum biliyormusun.

GİDECEKSEN GİTTTT……

Doğrunun acısı dinmeyen yalanların acısından daha iyi diye düşünüyorum hep.

Belkide hayatımın dönemecindeyim ,dönsem köşeyi sanki ufkum açılacak gibi.

Cesaretim yok sadece beni bekleyenden karanlıktan.

Olmayan cesareti sensizliği yavas, yavas yerleştiriyorum beynime..

Ve hergün kıyamadığım sen her yalanda küçülüyorsun eriyorsun.

Her yalanda bitiyor yüceliğin kavuşulmaz oluşun .

Gözler kalbin aynasi yalan söylemez derler ama yanlış demişler.

Baktım anlamadım demekki o gözleri.Inanarak baktığım için.

EYVAHLAR OLSUN BANA YAZIKLAR OLSUN BANA!!!!

Seni bu kadar yücelterek sevdiğim icin hergün kendime lanet okuyorum biliyormusun..

Allahım sevgisini azalt benden ve tamamen al artık diye dualar ediyorum.

O kadar içtenki dualarim usul usul eriyorsun gözümde, her yalanda ve her riyada..

Seninle birlikteligin hayalleri,kaleleri bir bir yıkılıyor.

Buz gibi oluyorum  düşündükçe .

Değişen hic bir sey olmadi aslında herşey aynı

Çekilmez olan kaybetmek değildir,kaybedecek bir şeyi olmamaktır..

Benimde kaybedecek,değeri olan hiçbir şeyim yok ARTIK !!!!

 

H.K



     

     
Kendin Olmak

 

 

Aslolan kendini bilmek kendini tanımaktır.

Kendi hakkında bildiğin her şey aslında başkalarının görüşüdür.

Güzelsin derler güzel olduğunu düşünürsün, çirkinsin derler çirkin olduğunu düşünürsün,iyisin derler iyi olduğunu düşünürsün,bunları biriktirir ve zamanla kimliğin olur.

Bu tamamen sahtedir çünkü onlar sadece bazı yönlerini tanırlar ve o yönler çok yüzeyseldir,kişiler tüm hayatlarını başkalarının dediklerine inanıp tüm hayatlarını bağımlı geçirirler.

Dürüst olmak hakiki olmaktır,maske kullanmamaktır.bu aşağıda belirteceğim ayrıntıda saklıdır.Gerçek olmak kendi özüne bağlı kalmaktır bir başkası bana ne olmam ve nasıl olmam gerektiğini öğretemez,her zaman ne olmak ve nasıl olmam istediğimi ben belirlerim.

Gerçek olmak tehlikelidir ama kişinin kendine sadık kalmasının en büyük ödülüdür.

Herkes olağan dışılığın peşinde bu insanın egosundan kaynaklanıyor,özel ve essiz birisi olmak bu bir paradoks.İnsanlar farklı olmaya ne kadar çabalarsa okadar sıradan görünürler,çünkü herkes olağan dışılık peşinde sıradan biri olduğunun farkında bile değil.

Eğer sıradan olursan bu olağan dışı olur sıradan bir arzudur bu, çünkü hiç kimsenin hiç kimse olmak istemesine çok az rastlanır,işte bu gerçekten olağan dışıdır.

Hiç aramazken eşsiz biri olduğunu keşfedersin herkese benzemediğini fark edersin.

Belki herkesle konuşamaz herkesle anlaşamazsın ama maskeli ve iki yüzlü olmazsın,bu insan için gerçek var oluş ve kimliktir.

Sıradanlığın ve kendin olmanın keyfi korkusuz yalansız ve güçlü, bu keyfi bu gücü herkesin tatması dileğiyle ..



     

     
Hicran

 

 
Artık annemle ayrılık günü gelmişti. Annem sağlık problemleri yaşadığından dolayı Ankaraya gidecekti. Bugün benim için en kötü gündü

Çünkü babam öldüğünden beri biz annemle arkadaş gibi olmuştuk.

Şimdi ben halamlarda kalacaktım.
Annem beni uyandırmaya gelmişti.Ama ben çoktan uyanmıştım.

Annem bana gideceğimizi söyledi.Birlikte taksiye bindik.Takside hiçbir şey konuşmadık.

Ben normalde böyle anlarda konuşur hiç susmazdım.

Ama annem ağladığı için konuşmamaya çalıştım.İndik taksiden.

Halam bizi kapıda karşıladı.Annem bana hava limanına gideceğini söyledi.

Sonra da bana bir torba verdi ve ekledi:
-Yavrum bu torbanın içinde taşlar var.Her gün bu torbanın içindeki taşlardan bir tane alıp renkli kutuna at.Bu taşarlın bittiği gün ben burada olacağım.
Annemin dediğini yaptım.Her sabah uyandığımda bir tane taş alıp renkli kutuma attım.
Yine bir sabah kalktığımda her gün olduğu gibi renkli kutuma bir
taş atmak için masaya doğru yürüdüm.

Torbanın içine elimi attım.O da ne?Bir taş kalmış.Renkli kutuma o taşı da atınca torba boşaldı.Demek ki
bugün annem geliyordu.Peki evin içindeki bu baysallık neydi?

Annem bana yalan söylemişti.Ağladım.Akşama kadar odadan çıkmadan ağladım.

Güneş batmak üzereyken aşağıdan bir ses geliyordu.Aşağı indim.

Kapının önünde siyah parlak bir araba durdu.İçinden çıkan bayan oydu.

Annem.Hemen koşup anneme sarıldım.Sabah olduğu gibi yine ağlıyordum.

Ama bu gözyaşları sevinç gözyaşıydı.

Kısık sesli ezginin eşliğinde kırmızı ayakkabılarım uyum içinde çalışıyor.

Adeta dans ediyordu.

Yere dökülen gözyaşlarıyla karışık o taşlar hicranın bittiğini gösteriyordu.



     

     
Kızım Büyüdü

 

 

Hayatta aile çok önemlidir. Aile bir ağaçtır.

Fakat meyvesiz ağaç kuru çöl topraklarına benzer. Ben de anne ve babayı ağaç çocukları meyve olarak düşünmüşümdür her zaman.
Eşimle evlendiğimde bir çocuğum olacak mı diye kafamdaki soru işaretlerini gittikçe büyütüyordum. Ve bir kızım olmuştu. Henüz karnımdaydı.

Düşündüğüm minik elleri, minik gözleri ve bana anne diyecek minnacık ağzıydı.

Oysa gençliğini aklıma bile getirmiyordum; çünkü o da diğer arkadaşlarımın genç kızları gibi terbiyeli, nazik ve bana bağlı olacaktı. Buna körü körüne inanmıştım.
Ve sonunda istediklerim oldu kızımın minnacık elleri ayakları bana annem diyen ağzı ve benim sıcacık kokumu koklayan minnacık burnu vardı.

Ve kızım sonunda büyüdü. Derslerini, arkadaşlarını hatta tanıdığı herkesin doğum gününü aklında tutabilen bir kızım vardı. Yalnız bir şeyi hep unutuyordu.

Bana anne demeyi. Ne kadar acı!
Ve kızımın kan kanseri olduğunu öğrendiğim zaman kızım evi temiz bulsun diye camları siliyordum.

Kızımın doktoru bana lösemi olduğunu söyleyince telaştan camdan aşağı düştüm.
Gözlerimi açtığımda hiçbir şey hatırlamıyordum.

 Elimi tutan saçları çok az, başında bir şapkası olan kız çocuğu bana anne diyordu.

 Çevremdeki yabancı insanlarda bana onun kızım olduğunu söylediler.

 İnanmadım bana benzemiyordu. Evimde yaşıyordu.
Yağmurlu havada belki bir gelişme olur diye yürümeye çıktım.

 Artık saçları hiç kalmamış o küçük lösemi kızını da yanıma aldım.

Kaybolur falan diye elini tutuyordum. Dalgınlıkla şemsiyemi almayı unutmuştum.

 Ama o kız başındaki yeşil şapkayla ıslanmıyordu. Gözünden yaşlar süzülüyordu.

 O havada bana masumca şapkasını çıkarıp “Al annecim sen ıslanmayasın ben ıslansam da olur çünkü ıslandığım zaman bunu senin için yaptığımdan hiç üzülmem”. Al annecim al dediği anda onun benim kızım olduğuna körü kürüne inanmıştım.

 Boyu benim kadardı sen tak kızım dememe rağmen o minik şapka ikimizi de ıslatmıyordu.

 Ama gözlerimiz sel olmustu.



     

     
Bir Pırıltıdır Yaşamak

 

 

Hayat bazen istediğimiz gibi, bazen ise çok sıkıcı istemediğimiz yönleriyle gelir, geçer. Ağlamak, gülmek üzülmek ve sevinmek Hayat her yönüyle güzel o kadar güzel ki.

Bazen manzara izlediğimizde bulutun, dağın, ayın güldüğünü, bazen ise hepsinin ağladığını görürüz.

Aslına biliyor musunuz ben yağmur yağarken bulutların ağlamadığını, aslına onların sevin gözyaşı olduğunu görüyorum.

Zaten başarı olan, asıl başarı olan, doğadaki canlıların ağladığını değil de güldüğünü görmektir.

En ufak bir şey olduğu zaman, sınavımız kötü geçtiğinde, eve geç gidince ailemizden azar işittiğimizde, arkadaşlarımız bizle alay ettiğinde, sevdiğimiz kazak alınmadığında dünyanın sonu geldiğini düşünürüz.

Ancak Rüzgâr her zaman gemicinin istediği yönden esmez.

Esmediği zaman gemici umudunu kaybedip gemiyi mi batıracak?

Hayır! Rüzgâr şiddetlendikçe gemici onun inadına gülecek ki kaybeden kendisi değil rüzgâr olsun.

Hayat her zaman dilediğimiz şekilde gitmeyebilir. Önemli olan bizim hayatı değiştirmemiz, gözlerimizin sel olması değil…..



     

     
Yavru Kuşlar Uçamadılar

 

ANNE kuşlar, son birikinti suyu da kuruyan gölü terk etmek üzere havalandılar.

Yavrularının da kanatlanıp peşlerinden gelmesi için gölün üzerinde daireler çizmeye başladılar.

Ama küçük kuşların uçma zamanı gelmemişti.

Yuvalarının otları arasından başlarını yana yatırıp, gözlerini kırpıştırarak gökyüzündeki annelerine baktılar.

Anneler orada kalsalar, susuzluktan öleceklerdi.

Gitseler; yavruları orada kalacaktı.

Annelik içgüdüsü ile ölümden kaçma içgüdüleri çatıştı. Gökyüzünde dönüp durdular.

Allı turna sürüsü bir indi kuru göle, bir çıktı gökyüzüne.

Çığlıklar ata ata yavrularını bu erken ve zorunlu göçe çağırdılar, küçük kuşlar ancak bir-iki adım atabildiler, henüz gelişmemiş kanatlarını çırptılar, cılız seslerle yanıt vermeye kalktılar, gökyüzüne doğru ağızlarını açıp kapattılar.

Ama asla uçamadılar.

 

 

  Tuz Gölüdür burası.

Konya ile on dört il ve ilçenin kanalizasyonunu bu muhteşem göle akıtmak için devletin trilyonlar harcayıp 125 kilometre beton kanal yaptırdığı eşsiz göl...

İnsanoğlunun doğaya karşı ahlaksızlığının ve saygısızlığının en çarpıcı kanıtı olan ve bunu yok olarak ödeyen bir yeryüzü harikası...

Gelişigüzel sulama kanalları ile suyunu bir yandan çekip, öte yandan on dört yerleşimin sanayi atıklarını, fosseptiğini, kirini, pasını bağladıkları Tuz Gölü.

  Sonra ne oldu bilmiyoruz.

Ortalık karardı, birkaç gün sonra gölün kurumuş kıyılarında çok sayıda yavru kuş buldular Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesinin araştırmacıları.

Anneler gitmiş, yavrular ölmüştü.

Bir köylü, muhabire "Yaşayan bir yavru bizim gölgemizi görünce annesi sandı ki, yiyecek geldi diye birkaç kez ağzını açtı, ama öldü" dedi.

Belki son yavru kuştu...

Ve siz hálá dünyayı kimin ısıttığını, kimin iklimleri bozduğunu, suların neden kesildiğini, bahçelerimizi ve bizi kimin susuz bıraktığını merak ediyorsunuz.

 

Öyle mi?..



     

     
Obama Dönemi

 

Ne talihsiz kuşağız biz…

 

Son 20 yılın 12’sini Bush’larla geçirdik.

 

1980’lerden 90’lara Baba Bush’la geçtik.

 

2000’lerin 8 yılını da oğluna verdik.

 

Baba Bush “Aslında öbür oğlum Jeb de iyidir” demeye başlamıştı ki Obama yetişti.

 

Bush’lar kalabalık aile…

 

Baba Bush oğluna demiş ki:

 

“Benim annende yaptığım hatayı sen Irak’ta yaptın; zamanında çekilmeyi bilmedin.”

 

Her iki çekilme hatası da dünyaya pahalıya maloldu.

 

* * *

  

Müziğin kalelerinden “Rolling Stone” dergisi geçen Mart’ta, tarihinde ilk kez önseçim aşamasında bir adayı kapak yaparak Obama’ya destek vermişti.

 

Önceki gün de Washington’daki Lincoln anıtı önünde şov dünyasının yıldızları Obama için seranat yaptılar.

 

Umut, değişim, özgürlük şarkılarının söylendiği tören tüm sanatçıların “Hepimiz biriz” demesiyle sona erdi.

 

Yeni başkan, konseri ailesiyle sıradan bir sandalyede izledi; şarkılara eşlik etti, kalkıp ritm tuttu.

 

İrlandalı U-2’nun efsanevi solisti Bono “Barış, özgürlük sadece bir Amerikan rüyası değil, İrlandalıların da, İsraillilerin de, Filistinlilerin de rüyası...” diyerek lafı gündeme getirdi.

 

Obama bu rüyayı gerçeğe çevirebilecek mi?

 

Beklenti çıtası öyle yükseğe kondu ki, bir hayal kırıklığı yakın ve kaçınılmaz görünüyor.

 

* * *

 

Obama’yı büyük coşkuyla karşılayan Arap dünyası, yeni Başkan’ın (El-Cezire’nin tabiriyle) “kulakları sağır eden sessizliği” karşısında şimdiden burulmuş görünüyor.

 

Arapların “İsrail vahşetine onay” saydığı bu suskunluğu Amerikalılar, “Racon böyle; yeni Başkan görevi devralmadan konuşmaz” diye savuşturdular, oysa aynı Obama, Başkan seçildikten sonra Hindistan Mumbai’deki saldırıları hiç sektirmeden kınamıştı.

 

O yüzden buradaki suskunluk, daha çok, seçim kampanyası boyunca İsrail’e verdiği desteğin devamı olarak yorumlandı.

 

İsrail ordusu, Gazze’de insafsızca katliam uygulanırken Obama’nın Hawaii’de kısa şortuyla golf oynarken kameralara poz vermesi ise tam tüy dikti. (Golfçülerin bir zamanlama problemi mi var?)

 

* * *

 

Madalyonun diğer yanına bakarsak:

 

Arapların, hatta Filistinlilerin göstermediği tepkiyi Obama’dan beklemek de hayalperestlik olur.

 

O yüzden Gazze suskunluğuna bakıp yeni Başkan’ın Ortadoğu’yla ilgilenmeyeceğini varsaymamak gerek.

 

Kendisi ilgi alanını Ortadoğu’dan Afganistan’a doğru çevireceğini beyan etmiş olsa da koşullar buna izin vermeyecek gibi görünüyor.

 

Bush’lar sayesinde ABD, “Türklerin en nefret ettiği ülke” tahtına oturdu.

 

Bu nefret yoğunluğu, Türkiye’yi de “dünyada ABD’den en çok nefret eden ülkeler” sıralamasında başsıraya yerleştirdi.

 

Bugün işbaşı yapacak olan Obama işte böyle bir Türkiye, böyle bir Ortadoğu devralıyor.

 

Dileriz o, zamanında çekilmeyi biliyordur.

  



     

     
Peki Kimi Severiz Biz ?

 

 

BBC’nin 21 ülkede yaptığı ankette, AB’ye en olumsuz bakan halkın Türkler olduğu ortaya çıktı.

Avrupa karşıtlığı yüzde 50’lerde…

Amerikan karşıtlığı yüzde 63 seviyesinde…

“En azılı İsrail karşıtları” listesinde ilk 3’teyiz.

Arapları sever miyiz?

Hayır, hiç!

Rusları, Çinlileri, İranlıları…?

Hayır… hayır… hayır…!

Peki kimi severiz biz?

 

Cevap:

Biz, kendimizi severiz.

 

* * *

“Dört bir yanı düşmanlarla çevrili ülkemiz”de, “bize bizden başka dost olmadığı” savını o kadar çok duyduk ki, tüm dünyaya nefretle bakan bir toplum haline geldik.

“Herkes düşmanımız” paranoyası, milli birliğimizin hamuru oldu adeta… bizi biz yapan hususiyetlerden birine dönüştü.

“Bir-ki üçler/Yaşasın Türkler/dört-beş-altı/Polonya battı /yedi-sekiz-dokuz/Alman domuz…” diye sürüp giden bir tekerleme, dış dünyaya karşı bir Çin Seddi ördü zihnimize…

O seddin garez duvarları yıkılırsa, bizi birbirimize

bağlayan çimento dağılır sanıyoruz.

O yüzden kendimizden başkasını sevmiyoruz.

“Öğünüyor, çalışıyor, güvenmiyoruz”.

Çok şükür, ya Arapları, ya Amerika’yı, ya AB’yi, ya teröristleri, hiçbir şey bulamazsak “gizli güçler”i ötekileştirerek ne yapıp edip bir ortak düşman buluyor, o sayede iç çatışmalarımızı bastırıyoruz.

 

* * *

Her an bir dış gücün gelip bizi bölebileceği korkusu, belki de “biz” diye bir şey olmamasından kaynaklanıyor.

“Biz”, “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” miyiz gerçekten…

Yoksa aslında hiç dış müdahale gerektirmeksizin büyüdükçe kendi kendine bölünüveren bir amip bünye miyiz?

“Türkü Kürdü, Alevlisi Sünnisi ile bir arada…” diye başlayan nutukların son yıllarda giderek artması, o unsurları bir arada tutmanın giderek zorlaşmasından mı?

Ya herkesin birbirini “Amerikan ajanı”, “Avrupa yalakası”, “Siyonist” vb. diye yaftalamaya başlaması?.    

“Dış düşman”ın yerli versiyonlarının bu kadar çoğalması, neredeyse herkesin “hain” sayılması, “Biz” diyegeldiğimiz tutkalın eridiğini göstermiyor mu?

 

* * *

Tanzimat’ta da böyle olmuştu.

Kafir Batı’ya kılıç sallayan kahraman Osmanlı” destanı, Avrupa’da aklın gelişimi karşısında sönükleşince, azılı Batı düşmanlığının karşısına tutkulu bir Batı hayranlığı çıkmıştı.

İkisi de abartılı olan bu iki akım, çatışa çatışa birbirini büyütmüş; toplum, Batı’ya karşı ölçüsüz nefretle hudutsuz minnet arasında kalmıştı.

Cumhuriyet, Batı karşısındaki ezikliği aşmanın yolunu, yine Batı’nın aklına dayalı bir üstünlük iddiasında aradı.

Bu sayede, yeni savaştığı Yunanistan’la bile dostluk kurabildi, Batı’yla eşitlik temelinde bir ittifaka girebildi. 

Bugün bunun yapılamamasının ve yeniden “herkes düşmanımız” paranoyasına dönülmesinin nedeni, özgüven eksikliğinin yarattığı “akıl tutulması” olabilir mi?

* * *

Evet, dünyaya yönelik derin güvensizliğimizin kökeninde, kendimize güvenmememiz yatıyor.

“Avrupa duy sesimizi” diye bağırmak, herkesi “hain” saymak, “Bize bizden başka dost yok” yalanı üzerine bir milli birlik kurmaya çalışmak nafile artık…

Tek çare var:

Özgüven kazanmak…

Kendine güveneni, güvenmediği hiçbir şey yıkamaz.

Zaten özgüveni olan da bu kadar güvensizlik yaşamaz.

 



     

     
Yıllar Sonra Bir Gününüz Böyle Olsun Istermiydiniz?

 

Huzur evinin kapısından hızlı adımlarla giren ve halinden 60-70 yaşlarında olduğu anlaşılan kadın, girişteki danışmadan bir şeyler sorar.
Danışma memuruyla aralarında geçen ve kısa süren konuşmadan sonra aradığı şeye bir an önce kavuşma heyecanıyla olsa gerek daha bir hızlı adımlarla merdivenlere yönelir.
Kapı numaralarına bakarak ilerlemektedir koridorda. Ve hışımla dalar 24 numaralı odaya…
Bir yatak, çelik bir elbise dolabı, küçük, formika kaplı bir sehpa, dayanakları ahşap bir tek misafir koltuğunun bulunduğu, yerlerin mozaik olduğu, penceresi batıya bakan, pek köhne sayılamayacak bu Huzur evi odasında yaşı 70’ e varmış ve çoktandır ilaç tedavisi gören birisi yatmaktadır.
Kaybetmişlikle bulmuşluğun, ya da bulmuşlukla kaybetmişliğin arasında bir çok zıt duyguyu aynı anda yaşayan kadın, gözlerinin ışığına bakılırsa, sevinmektedir. Alnındaki daha bir belirginleşen hayat çizgileri ise üzüntülü olduğunu ortaya koymaktadır.
Çok kısa bir sürede anılar gözünün önünden bir film şeridi gibi geçmiş olan kadın, üzerinde lacivert eşofman bulunan yataktaki yaşlı adama yaklaşır. Gözleri nemlidir. Yıllardır denize hasret bir kaptanın denizi seyrettiği gibi seyreder bir müddet onu. Ve buruk bir sevinç içerisinde seslenir.

- Merhaba,
Nihayet buldum seni.
Nasılsın,
Beklemiyordun değil mi beni?..

- Merhaba,
Ben kaybolmadım ki bulunayım.
Herkes biliyor ki,
Son sekiz senedir buradayım.

 



     

     
Yoruldum

 

Yoruldum

Çok yoruldum...

Düşünmekten.

Çoktan alıp azı doldurmaktan

Artık

Boş ve anlamsız manasız   duyarsız  bir bakış bendeki

Bazen de

Nerde  benim düşüncelerim

Nerde benim sevgim

Umutlarım

Beklediklerim ve özlediklerim

Kimsenin farkında olmadıgı bi bakış

Ufku delercesine  uzayan bi boşluga  boş bi bakış

Omuzlarımın çöktüğünü

Yüregimin yaslandıgını

 Su damlasının tene  soguk teması ile başlayan tepeden ayaga olan

 Kaygan inişi  gibi

 Ilık sessizlik içinde

Sonrası neden ve  niçinlerimiz..

Ne sabah ne ikindi  sonu  sarar  beni. Sadece ihmal edilmiş duygular arar beni...!!!!

 

 



     

     
İhtilal Ve Sonrası 80 Ler

 

12 Eylül 1980 günü ,ülkemizin kaderi,gidişatı değişmişti.O günden öncesi kabustu ,biliyorum ama o zaman insanlar sanki daha bir dürüsttü ,kimin ne olduğu belliydi sanki.Daha çok kitap okunur,daha çok konuşulurdu.İki yanlış bir doğruyu götürür mü bilmiyorum ama yapılan her yanlış ülkemizin geleceğinden çalınan on yıllar oluyor,kaybeden yine biz oluyoruz yani.

Yıl 1980,siyah beyaz televizyonun karşısına geçmiş,ödevlerimi yapıyordum.Annemin ,televizyon izlemeye gelen komşularla konuşmalarına kulak misafiri olmuştum.Böyle giderse okula göndermeyelim çocukları diyorlardı.Tıp fakültesinde okuyan Ahmet Abinin ,İstanbuldaki olaylara karıştığı ve yediği dayaklar sonucunda sakatlandığını fısıldaşıyorlardı.Hepsi de endişeli ve karamsardılar.Çünkü evimizin karşısındaki teknik lisedeki olaylar bile korkutucu idi,her gün gençler birbirine giriyor,taşlı sopalı kavgalar bazen kırılan camlarımızın şangırtısıyla dağılıyordu.

Biz ilkokula gidiyorduk.İlkokulda yakındı evimize ama korkuyorduk gitmeye,100 metrelik yoldu, hiç kaldırımdan inmeden ulaşabiliyorduk ama ödümüz kopuyordu ,yalnız gidemiyorduk,çocuktuk,anlamıyorduk ve kimse anlamıyordu ,korkuyorduk.Akşam üstleri ezan sesinden sonra yüzleri maskeli gençler gelirdi ,bahçe duvarına yazılar yazarlardı,teknik lisenin tam karşısındaki duvardı bizimki,Sarı kırmızı boyanır,anlamlarını o an pek kavrayamadığımız süslü cümleler yazarlardı.Fakat uzun sürmez,diğer maskeli grup gelir,tekbir sesleri ile önce yazılanları siler,sonra kendileri birşeyler yazarlardı.bazen bu yazı yüzünden kapışırlardı birbirleriyle.Kabusumuz olurdu o zamanlar.Sedirin altına saklanırdık.Taş,sopa bıçak gibi kavgadan kaçan nesnelere çarpmamak için.Prova niteliğinde oyunlar oynardık,kim daha önce saklanacak veya sıkılmadan ne kadar orada kalabilecek oyunu.Bazen uyuyakalırdık orada,TRT nin çocuk saatini dinlediğimiz ,büyük möbleli radyonun ,saat anonsuyla uyanırdık çoğunlukla.Sekiz yaşındaydım,çocuktum ve korkuyordum.En çok ta bu kavgalar yüzünden ,okula gidememekten korkardım.

Zor günlerdi o günler.Kenan Evren'i ilk orada görmüştüm .Bitti artık sıkıntı,biz geldik,silahalrı kuvvetler yönetime elkoydu diyordu gururla.O görüntü hala belleğimdedir.Bizim evde mahallede bir bayram havası yaşandı tabii ki.Herkes televizyondaki kararlı komutanı alkışlıyordu.Kimi söylense de bu kadar neden geç kaldınız,neyi beklediniz diye,genelde mutluydu herkes.

Ta ki mahalleden bir kaç genç karakola götürülene kadar,komşumuzun biri beyin kanaması geçirdi,oğlunu jandarmanın arasında görünce dayanamamış dediler.Oğlu ertesi gün geldi,geldi ama babasının cenazesine.Sonra benim çocuk aklımla anlayamadığım,büyüyünce,okuyup ,öğrenmeye çalıştığım süreçler yaşandı.Yetişkin erkekler genelde eleştirdi darbeyi ama kadınlar ve biz çocuklar çok sevdik doğrusu.Artık kavgalar olmuyor,gençler okullarına rahatça gidip geliyorlardı.Ççocukalrı için her gece ağlayıp,yarını kazasız belasız geçirmeleri için dua etmiyorlardı artıkBen öğretmenimden ayrılmak zorunda kalmamıştım, kalmamıştım ama birşeyler vardı,rahatsızlık verici ,huzursuz eden.Büyüklerin dillendirmedikleri ama yüzlerine yerleşen bir hüzün .

12 Eylül 1980 günü ,ülkemizin kaderi,gidişatı değişmişti.O günden öncesi kabustu ,biliyorum ama o zaman insanlar sanki daha bir dürüsttü ,kimin ne olduğu belliydi sanki.Daha çok kitap okunur,daha çok konuşulurdu.İki yanlış bir doğruyu götürür mü bilmiyorum ama yapılan her yanlış ülkemizin geleceğinden çalınan on yıllar oluyor,kaybeden yine biz oluyoruz yani.



     

     
Mutlu Olmak Icin

 

Mutlu olmak için, önce kendinizi mutlu edin.

Kimseden sizi mutlu etmesini beklememelisiniz. Çünkü bu; insanın yaradılış esasına terstir. Hayatınızda sizi mutlu eden insanlar, sizi mutlu edecek olaylar vardır. Ancak buna karar verecek olan yine SİZ siniz. Sizin mutlu olmanızı sağlayacak her şey, aslında içinizden gelir. Ve bunu değiştirebilecek tek güçte SİZ siniz.

Hiç kendinize nasıl davrandığınızı düşündünüz mü?
Kendiniz hakkında neler düşünüyorsunuz?
Hiç kendinize hediye verdiniz mi?

Gündelik hayat içerisinde kendimizle ilgili yüzlerce düşünce geçer aklımızdan; bilinçli ya da bilinçsiz olarak. Çoğu zaman; hem kendimize, hem de başkalarına karşı anlattığımızdan çok daha farklıdır aklımızdan geçenler. Öncelikle; kendimiz hakkında neler düşünüyoruz, bununla yüzleşmemiz gerekir. Ve tabii, hoşumuza gitmeyenleri de değiştirmemiz…

Kendimizi tanımak ve sevmek, mutluluğa açılan ilk kapıdır. Bu nedenledir ki; kendinden hoşnut olmayan bir insan, kimseyi gerçekten sevemez.
v Geçmişimizde öğrendiklerimiz, yaşadıklarımız, kendimize öğrettiklerimiz; bugünkü kişiliğimizi oluşturur. Kaygılarla yetiştirildiysek; korkuyu, güvenle yetiştirildiysek; kendimize ve başkalarına güvenmeyi öğreniriz. Bunun gibi; yetiştirilirken aldığımız temel eğitimler, temel niteliklerimizi belirler. Ancak, biz bu niteliklerle, kendimizi beğenmiyor ya da artık kişiliğimizde biraz değişiklik istiyor olabiliriz.

Buna hakkımız var. Çünkü buna GÜCÜMÜZ var!




     

<< Geri  [1] 2  İleri >>  
 

   

Sitemizde 20 kategoride 619 yazı 76132 defa okunmuştur.  

Copyright © 2008 Acılardeniz şiir sitesi                                                                                                                                               Tasarım: Ali Kılınç