Kategoriler
  - Yüreğimden Nameler (69)
  - Sizin Şiirleriniz (42)
  - Ünlü Şairlerimiz (65)
  - Halk Ozanları (21)
  - Türkü Hikayeleri (74)
  - Türkü Sözleri (27)
  - Müzik Bilgisi (17)
  - Kıssadan Hisseler (13)
  - Fıkıh Köşesi (14)
  - Köşe Yazıları (20)
  - Edebiyat (21)
  - Güzel Sözler (17)
  - Hikayeler (27)
  - Sanat (17)
  - Tarih (27)
  - Felsefe (50)
  - Sağlık (34)
  - Sözlük (23)
  - Makaleler (7)
  - Video ve Resim (34)
 


En Çok Okunan 10
  -  Akciğerlerin vücuttaki görevleri nedir ? (3570)
  -  Hey On Beşli (3492)
  -  Bedri Rahmi Eyüpoglu (3078)
  -  Acılar Denizi (2901)
  -  Ruh Sağlığı Ne Demektir ? (2584)
  -  Belalım (2461)
  -  Ortaçağ Avrupa Sanatı (2457)
  -  Sen Yoktun (2412)
  -  Sevgi (2344)
  -  Kritizm (1826)
 

En Son Eklenen 10
  -  Kücük Selmanin Prikolojisi. (183)
  -  Istemiyorum. (249)
  -  Sonbahar (249)
  -  Günaydin. (227)
  -  Gülüm... (245)
  -  ALLAHIM (223)
  -  Kara Bulutlar (206)
  -  Istasyon (231)
  -  Neden Hep Sen Varsın (228)
  -  Dertlerin Askiyim (248)
 

Dost Siteler
  -  Günlük Gazeteler
  -  Kim Kimdir
  -  Canlı TV
  -  Osmanlı Tarihi
  -  Tarihte Bugün Olanlar
  -  Kesintisiz Full Dizi izle
 
Anketler
Sitemizi Nasil Buldunuz ?
Google den

Arkadaştan

Banner Link

Tavsiye Öneri

 
 
     
Rönesans Felsefesi

 

 

Avrupa’da XV ve XVI. Yüzyılda yaşanan rönesans hareketinin düşüncesine, bu dönemin felsefe anlayışı.

 

Rönesans felsefesine damgasını vuran akım, hiç kuşku yok ki, hümanizm olmuştur. Bu dönem felsefesi, insan merkezli bir felsefedir.

Rönesansın, insanüstü olana ya da yalnızca doğal olana karşı, insani boyutu ön plana çıkartan felsefesi, doğal olarak, insan bilgisiyle ilgili problemleri göz ardı ettiği ve mutlak bir gerçekliğin mutlak bir bilgisine sahip olma varsayımının, insanın aktüel bilgisine hiçbir katkı sağlamadığı düşünülen mutlakçılığa; insanın bilişsel faaliyetlerdeki etkinliğini gözden kaçırdığına, ve bütün bir doğayı, doğanın daha aşağı parçaları aracılığıyla tanımladığına inanılan doğalcılığa, kısacası geçmişin metafiziğiyle doğa bilimlerini belirleyen insansızlaştırma ve kişiliksizleştirme sürecine karşı tavır almıştır.

DÖNEMİN GENEL ÖZELLİKLERİ

     

     
Islam Felsefesi

 

 

İslâm dünyasında felsefi düşüncenin bir ekol olarak başlayıp kurulması, iç ve dış bir çok sebebin yanında, özellikle Grek (Antik Yunan) filozoflarının eserlerinin bilhassa Süryânice ve Grekçe'den Arapçaya yapılan ilk çevirileriyle aynı zamanlara rastlar ki, bu dönem İslâm tarihinde Abbasî hilâfetinin kuruluş sıraları demektir.

Ancak İslâm felsefesinden en önemli etkiye sahip olan Yunan felsefesinin etkisi doğrudan olmayıp, Helenistik felsefe yani, İskenderiye yoluyla olmuştur. Milâdî altıncı yüzyılın başlarında dağılan Atina okullarındaki düşünürlerden bazıları İskenderiye'ye, bir kısmı da Suriye'deki merkezlere gitmişti. Buralarda Platon ve Aristo'yu açıklayarak bir felsefe oluşturmuşlardı. Sözü edilen merkezlerde önceleri Yunanca yazıları eserler sonradan süryanice ve arapçaya çevriliyordu. İşte İslâm dünyasında daha sonra Arapçaya intikal ettirilen ve İslâm felsefesinin kuruluşunda tesiri olan eserler ilk planda bunlar olmuştu. Bunlara daha yedinci miladi yüzyılın ortalarında müslüman Arapların fethettiği Suriye ve İran'daki Hıristiyan ve yahudi manastırlarındaki ilmi faaliyetleri de ilave etmelidir. Buralarda Yunan felsefesinin, özellikle de Platon, Aristo ve yeni Platonculuğun hristiyanlıkla meczedilmiş eserleri, arapçaya yakın bir dil olan süryânice yazılıyordu.



     

     
Ortacag Felsefesi

 

ORTAÇAĞ FELSEFESİ
Klasik çağ ile modern çağ arasında kalan tarihsel dönemde söz konusu olan felsefe faaliyeti; düşünce tarihinde M.S. 1. ya da II. yüzyılla, XV. yüzyıl arasında kalan tarihsel kesitin felsefesi.

 

Ortaçağ Felsefesi kendi içinde dört ayrı geleneği ihtiva eder:

1- Batı ya da Avrupa’da gelişip, Latince ifade edilmiş olan Hıristiyan felsefesi,

2- Doğuda İslam dünyasında zuhur etmiş ve Arap dilinde ifade edilmiş olan İslam felsefesi,

3- Sadece Hıristiyan ülkelerinde değil, fakat İslam dünyasının çok çeşitli bölgelerinde Musevi düşünürler tarafından İbranice ifade edilmiş olan Yahudi felsefesi ve

4- Hıristiyan Bizans İmparatorluğu içinde Grek diliyle ortaya konmuş olan Bizans felsefesi.

Dört farklı geleneğine, ve söz konusu geleneklerin kendi aralarında sergilediği temel birtakım farklılıklara rağmen, Ortaçağ felsefesi bir bütün meydana getirir.

Bunun üç temel nedeni vardır. Her şeyden önce, gerek Hıristiyan felsefesi, gerek İslam felsefesi ve gerekse Musevi ve Bizans felsefesi ortak bir felsefi mirası paylaşır: Antik Yunan felsefesi. Buna göre, Grek düşüncesi geç Antikçağda, özellikle Yeni-Platonculuk eliyle Ortaçağ felsefesine önemli bir etki yapmıştır. Ortaçağ felsefesinin kendi içinde bir bütün oluşturmasının ikinci büyük nedeni, sözünü ettiğimiz dört ayrı felsefe geleneğinin birbirleriyle yakın bir ilişki içinde olmasıdır. Nitekim, Ortaçağda Musevi düşünürler, okudukları İslam düşünürlerden, özellikle de Farabi ve İbni Sina’dan yoğun bir biçimde etkilenmiş, aynı İslam felsefesi 12. yüzyıl Rönesans’ı yoluyla Batı’ya kaynaklık, ya da en azından antik Yunan felsefesinin aktarılmasına aracılık etmiştir. Nihayet, dört ayrı gelenek de, vahye dayalı tek Tanrılı dinlerin hakim olduğu kültürlerin bir parçası olmak durumundadır. Dini öğretiyle felsefi spekülasyon, veya teoloji ile felsefe arasındaki ilişki bu geleneklerin her birinde farklılık gösterse de, ele alınan felsefi problemler hepsinde üç aşağı beş yukarı aynıdır.



     

     
Helenistik Dönem Felsefesi

HELLENİSTİK DÖNEM FELSEFESİ
Kent devletinin sona erdiği M.Ö. 323 yılıyla Hellenistik çağın son büyük imparatorluğunun Roma’nın bir parçası olduğu M.Ö. 30 yılı arasındaki dönemin felsefesine verilen ad.

 

Büyük İskender'in egemenliğiyle özgür ve bağımsız Yunan kent devletinin gücü gerçekten tarihe karışmıştı. Onun ve siyasi güç için birbirleriyle dövüşen ardıllarının egemenlikleri sırasında Yunan kentlerinin ellerindeki özgürlük ancak sözde egemenlikti ya da en azından her şeyin üzerinde duran egemenin iyi niyetine bağımlıydı.

İşte bu yeni siyasi durum, kaçınılmaz olarak, felsefede de bir etki yarattı.

Bu dönemde yer alan dört büyük felsefe okulu sırasıyla, Akademi, Peripatetik okul, Epikürosçu ve Stoa okuludur. Bu dört okuldan, hazcı ahlâkı ve Tanrı’nın evrene müdahalesini reddeden varlık görüşüyle Epiküros felsefesi, daha ağır basan ve döneme çok büyük ölçüde damgasını vuran felsefe olmuştur. Amaçlı bir evren anlayışıyla en yüksek insani iyi olarak, aklın doğru ve yerinde faaliyetine duyulan inanç ise, en güçlü ifadesini Stoalılarda bulmuştur. Stoalıların görüşlerinde somutlaşan bu amaçlı evren görüşü, son çözümlemede Sokrates’ten miras alınan bir görüş olarak Epiküros’un varlık görüşüyle karşıtlık içindedir.

Bu dönemde ortaya çıkan başka bir felsefe okulu da, dogmatik oldukları gerekçesiyle tüm felsefelere ve özellikle de Stoalı felsefeye gösterilen tepkiyle seçkinleşen, kuşkuculuk olmuştur. Nihayet dönemin sonlarına doğru, Poseidoinos Panaetios ve Antiokhos, Stoa felsefesini Platon ve Aristotelesçi öğretilerle birleştirmeye çalışmıştır.



     

     
Ilkçağ Felsefesi

 

 

M.Ö. 7. yüzyılın sonundan başlayıp, M. S. 2. yüzyıla dek süren dönemin felsefesidir.

ilkçağ felsefesi, mitolojiden ya da çoktanrılı dinden kopuş ve doğal olayların yine doğal nedenlerle açıklanması gerektiği inancıyla başlamıştır.

En seçkin temsilcileri arasında Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi büyük filozofların bulunduğu ilkçağ felsefesinde, bilimle felsefe hep bir arada olmuş, başlangıçta doğa felsefesi ön plandayken, sonlara doğru pratik felsefe ağırlık kazanmıştır.

DÖNEMİN GENEL ÖZELLİKLERİ

İlk döneminde Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş olan bir doğa felsefesidir.

Bundan sonra insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa, bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.

Sistemli bağımsız ve kişiseldir.

inanca ve sezgiye değil akla dayalıdır.

Mitolojiye çoktanrıcılığa tepkiyi dile getirir.

Görünüşün,çokluğun,ilişkilerin,oluşların ardındaki değişmez olanı arar.Buna da birlik adını verirler.

Aristoteles’in kendi felsefesiyle okulunda gelişen ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek bilimlerin bağımsızlığına her bilgi kolu üzerinde ayrıca çalışmalara yol açmıştır. Bundan sonra, her şeyi, bütün konuları içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarında gittikçe ayrımlaşan bilimlerin bir karmaşası geçmiştir. Felsefe kendini bu bağlantıdan ayırmış, onun payına dünya ve hayat görüşleriyle ilgili genel sorunlarla uğraşmak düşmüştür



     

     
Felsefi Düşüncenin Özellikleri

 

 

En genel anlamı içinde, soru sormanın sonucu olan ve insanla, insan yaşamıyla ilgili problemlere karşı ilginin gelişmesiyle başlayan düşünce türü.

Buna göre, felsefe zor ve çözülemeyen yaşam problemleriyle karşılaşmaktan, bu problemlerle uğraşmaktan korkmayan bir yaklaşım, düşünsel bir tavır olmak durumundadır. Felsefe insan yaşamının anlamıyla, varlık, bilgi ve değerle ilgili sorulara bir yanıt getirmeye, bu konularda ortaya çıkan problemleri çözümlemeye çalışırken, işe sıfırdan başlamayıp, belli bir bilgi birikimine sahip olunduğunu varsayarak çözüm getirmeye çalışır. Çünkü insanların yaşamlarında neyin önemli olduğunu değerlendirebilmeleri için, hayatla ilgili bazı deneyimlere sahip olmaları gerekir. Demek ki, felsefe insan yaşamının anlamıyla ilgili sorulara yanıt verirken, başka bilgi türleri tarafından sağlanan bilgilerden yararlanarak, genel, bütüncül ve kuşatıcı yanıtlar getirmeye çalışır.



     

     
Bilim Felsefesi

 

Bilimlerde görülen büyük gelişmeler dikkatleri bilime yöneltmiştir.Bilim felsefesi bilimsel kesinlik ve bilimsel sistem düzeyine erişen bir bilgiyi inceler. Bilim felsefesinin inceleme alanına,bilimin yanında bilimin özel yöntemleri,düşünce biçimleri bilimlerin hangi ana gruplara girebileceği gibi problemler girer.

 

Bilimin Tarih içindeki gelişimi

İlk çağda bilim felsefe ile iç içe iken, matematiğin felsefeden ayrılmasıyla bilimlerin felsefeden ayrılışı başlamıştır. Avrupa ortaçağda bir durgunluk dönemi geçirdiğinden 5. ve10. Y:Y arasında felsefe ve bilim alanında önemli bir gelişme olmamıştır.Bu dönemde islam ülkelerinde felsefe yanında bilim ve teknikte gelişmiştir. Ortaçağda duraklayan, bilimlerin felsefeden ayrılma hareketi Rönesans ve sonrasında hızlanmıştır. Bilim adamları ve filozoflar yeni görüşler geliştirerek;bilim felsefesinin ortaya çıkmasını hızlandırdı.


Bilimin Felsefenin Konusu Oluşu

19. ve 20. Y:Y.da bilimin olağanüstü başarı sağlaması, ona olan ilgiyi büyük ölçüde arttırmıştır.Bu ilgi düşünen kişileri;neyin bilim olduğu neyin olmadığını; ayırmaya , birtakım ölçütler aramaya ve bilimi sorgulamaya yöneltmiştir. Bu da bilimin felsefenin konusu içine alınmasına yol açmıştır. Sorun, felsefeyi bilimleştirmekten çok bilime aykırı düşmeyen ve bilimlerle verimli etkileşim içinde bulunan bir felsefe türünü oluşturmaktır.



     

     
Ahlak Felsefesi

 

 

Ahlak Felsefesinin konusu insanın hareketleri,yapıp etmeleridir.İnsanın yalnızca iradeli hareketleri ahlak felsefesinin konusudur.
Ethik: İnsanın ahlaksal davranışları ile ilgili sorunları ele alan felsefe dalıdır.

 

AHLAK FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI

İYİ:İnsanın yapması gereken davranışlardır.Ahlakça değerli olandır.
KÖTÜ:İnsanın yapmaması gereken davranışlardır.
ÖZGÜRLÜK:İrade ile “iyi” ve “kötü” davranışlardan birisini seçme gücüdür.
ERDEM (FAZİLET):İyi olana yönelmedir.
SORUMLULUK:İnsanın kendi eylemlerinin ya da yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesidir.
VİCDAN:Tutum ve eylemlerimizin ahlakça değerli olup olmadığını yargılama bilincidir.Bir çeşit iç mahkemedir.
AHLAK YASASI:uyulması ahlak açısından gereken,genel-geçer kurallardır.
AHLAKİ KARAR:Ahlak kurallarına özgürce uymaktır.
AHLAKİ EYLEM:Ahlaka uygun davranışı gerçekleştirmedir.Ahlaka uygun eylem davranış olarak dışa yansır.Eylemin dışa yansımayan yönü ise tutumdur.

ÖRNEK:Derse geç gelen öğrencinin öğretmene gerekçeyi belirtirken doğruyu söylemesi “
İYİ”, yalan söylemesi “KÖTÜ”, bu davranışlardan birini seçmesi “ÖZGÜRLÜK”, Doğru söylemeyi seçmesi “ERDEM” dir.

 

AHLAK FELSEFESİNİN TEMEL SORULARI

1-Ahlaki eylemin amacı var mıdır?Varsa nedir?
2-Toplumca belirlenen,insana zorla kabul ettirilen eylem biçimleri gerçekten “iyi” midir?
3-İnsan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür?
4-İnsanın doğası ahlaklı olmasına elverişlimidir?
5-Tüm insanların ortaklaşa benimseyebilecekleri evrensel ahlak yasaları var mıdır?



     

     
Siyaset Felsefesi

 

SİYASET FELSEFESİ

Siyasetin problemlerini siyasi sistemleri, siyasal hayvanlar olarak tanımlanan insanların belli bir siyasi sistem içindeki davranışlarını felsefeye özgü yöntemlerle ele alan felsefe dalı, daha çok normatif bir nitelik arzeden kavramsal araştırma türü; felsefenin, siyasi yaşamı konu alan, özellikle de devletin özü, kaynağı ve değerini araştıran dalı.

Siyaset felsefesinin ele aldığı belli başlı konular şunlardır:

1- İnsanın gelişme süreci içinde, yönetimin ya da devletin kaynağı, doğası, amacı ve önemi.

2- Varolan, varolmuş olan devletlerin sınıflanması ve bu devletlerin oluşumunda etkili olan felsefe ya da görüşlerin incelenmesi.

3- İdeal düzen arayışları.

4- Ütopyaların yapısı ve bunların gerçekleşme şansları.

5- Bireyle devlet, itaat etmeyle özgürlük arasındaki ilişki, baskı, sansür ve yönetimin gücü.

6- Adalet, eşitlik, özgürlük, haklat ve mülkiyet gibi temel kavramların analizi.

Eski Yunan’da doğmuş olan siyaset felsefesi, günümüzde siyasi otoritenin gücünü, doğasını ve kaynağını, siyasi otoriteyle birey arasındaki ilişkileri ele alır. Siyasi kurumların ve bu arada devletle birey arasındaki ilişkilerin nasıl geliştirilebileceği konusunu inceleyen siyaset felsefesi günümüzde daha çok ‘demokrasi’ kavramı üzerinde durur. Başka bir deyişle, demokrasi problemini sivil toplum-devlet kavram çiftiyle, özgürlük ve eşitlik ideallerinin oluşturduğu temel üzerinde ele alan siyaset felsefesinin temel problemi, kamusal gücün, siyasal iktidarın, insan yaşamının niteliğini korumak ve geliştirmek için nasıl kullanılması ve ne ölçüde sınırlanması gerektiği problemidir.

Siyaset felsefesinin uzun tarihi içinde, Platon, Aristoteles, Cicero, Aziz Augustinus, Aquinalı Thomas, Dante, Machiavelli, Spinoza, Locke, Burke, Rousseau, Mill, Bentham,Tocqueville, Saint-Simon, Comte, Hegel, Marx ve Engels gibi düşünürlerin önemli katkılarından söz edilebilir. Buna karşın, 20. yüzyılda siyaset felsefesi alanındaki katkılar, sırasıyla siyasi pragmatizm, dini ve varoluşçu yaklaşım ve nihayet devrimci yaklaşım diye, kabaca üç başlık ya da yaklaşım altında toplanabilir.

1- Dewey, Russell ve Popper gibi düşünürler tarafından temsil edilen Siyasi pragmatizm, toplumun halihazırdaki yapısını ve kapitalizmi eleştirmekle birlikte, düşüncelerini söz konusu yapının oluşturduğu genel çerçeve içinde ifade eder ve siyaset alanındaki amacın, insan kişiliğinin geliştirilmesiyle yaşam düzeyinin en yüksek noktaya çıkartılması olduğunu savunur. Örneğin, siyaset felsefesinde aristokratik bir bireyciliğin savunuculuğunu yapan Russell, hoşgörü, cinsel özgürlük ve sağduyunun yanında olurken, materyalizme, bürokrasi ve savaşa şiddetle karşı çıkmıştır.

2- Dini ve varoluşçu yaklaşım, insanlığın topyekün bir yıkıma doğru gittiğini savunurken, zaman zaman dini ya da yarı dini değerleri, zaman zaman da bireyin bizzat kendisini ön plana çıkartmıştır.

3- Lenin, Gramsci, Marcuse, Lukacs gibi düşünürlerin temsil ettiği yaklaşım ise, bireyin nihai bir özgürlük ve mutluluk haline ulaşabilmesi için, kapitalizmin ve burjuva devletinin, şiddet veya demokratik yollarla yıkılmasını öngörür.

 



     

     
Varlık Felsefesi

 

Varlık Felsefesinin konusu varlıktır. Varlık; var olan her şeydir. Varlık Felsefesi açısından var olanlar iki biçimde ele alınır.

Gerçekte var olanlar: Gerçek varlık, gerçekliğini nesnelerden, olaylardan, kişilerden alan; belli bir zaman ve mekanda var olandır. Gerçekte var olanlar duyu organları ile algılanır. Örneğin:masa,sıra,kitap v.b.

İdea’da (zihinde,düşünsel) var olanlar: İnsanların zihinlerinde oluşturdukları kavramlardır.Zihinde var olanları insanlar bir takım olay ve ilişkilerden soyutlayarak elde ederler,bu nedenle duyu organları ile kavranamazlar

Bilim ve Felsefe açısından VARLIK


Bilim ve Felsefe’nin varlığa bakış açıları şu noktalardan farklılaşır:

*Bilime göre varlık tartışmasız vardır. Bilim varlığın var olduğunu ön kabul olarak benimser ve var kabul ettiği varlıkla ilgili neden-sonuç ilişkileri kurar.

Felsefe varlığın var olup olmadığını da tartışır. Nedenlerin nedenlerini de araştırır.

**Bilimler konularına göre varlığı parçalara ayırarak , kendilerine özgü yöntemlerle inceler.

Felsefe,varlığı bütün halinde görür ve bütün halinde incelemeye çalışır.Bunun içinse gerekirse tüm bilimlerin sonuçlarını kullanarak genel kuramsal açıklamalar yapar.



     

     
Bilgi Felsefesi

 

Doğayı meydana getiren ana öğe (arkhe)’nin ne olduğunun merak edilip araştırılmasından itibaren ortaya çıkan felsefeye önceleri İlkçağ Felsefesi daha sonra Metafizik denilmiştir. Metafiziğin başlıca problemlerinin (Varlık, Tanrı, Ruh) duyu organlarımızın sağladığı bilgilerle çözümlenemeyeceği anlaşılınca; bu problemlerin akıl ve sezgiye başvurularak çözülebileceği görüşü ortaya çıkmıştır.
O halde bu yetiler (akıl ve sezgi ) gerçekten insan zihninde var mıdır? Varsa,varlığın gerisindekileri bilmemizi sağlar mı? Türünden sorular ortaya çıkmıştır. Bu ve buna benzer soruların cevaplarının araştırılması,bilgi felsefesini ortaya çıkaran en önemli gelişme olmuştur. Çünkü bu tür problemler bilgi felsefesini ilgilendirmektedir.
Bilgi Felsefesi;
1-Bilgi Kuramı(Epistemoloji) 2-Mantık alanlarından oluşur

1-BİLGİ KURAMI (Epistemoloji):


Bilgi Kuramının Konusu:
Bilginin; kaynağı,yapısı,metodları,imkanı,sınırları ve değeri (doğruluğu) ile ilgili problemlerin eleştirici bir gözle araştırılmasıdır.

Bilgi Kuramının Temel Kavramları:
Bilgi kuramının temel kavramları“suje”,”obje”, ve “bilgi” kavramlarının yanında; “doğruluk(hakikat,verite)”, ”gerçeklik(realite)”,”temellendirme” dir.

Doğruluk(hakikat,verite):
Algılar,kavramlar,bilimsel kuramlarla nesnel gerçek arasındaki uygunluktur.Yani bir ifadenin nesnesine uygunluğudur.Dünyadaki şeylerin ve olayların (olup bitenlerin)doğru ya da yanlış olması söz konusu değildir.Doğruluk, sadece düşüncelerin, yargıların,önermelerin özelliğidir.

Gerçeklik (realite):
Zamanda ve mekanda var olanların tümüdür.Gerçeklikle hakikati (doğruluğu) birbiriyle karıştırmamak gerekir.Çünkü gerçeklik, somut olarak var olanların bütünüdür.Hakikat (doğruluk)ise, var olana (ister gerçek var olana ister düşünsel var olana) ilişkin bilginin özelliğidir.
Örneğin;Pamuğun yumuşaklığı-Gerçeklik
Yer çekimi kanunu-Hakikat(doğruluk) tur.
Matematik ve mantık kuralları da bir hakikattir.

Temellendirme:
Bir düşüncenin, bir yargının,önermenin doğruluğunu gösterme,bu doğruluğun dayanaklarını gerekçelerini ortaya koyma demektir.
Doğrulama daha çok deneysel bilimlerin,Temellendirme ise formel bilimler ile felsefenin başvurduğu bir yoldur.
Örneğin:Felsefede önermelerin yargıların deney ve gözlem yoluyla doğrulanması söz konusu olmadığından gerekçe ve dayanak göstererek temellendirme yoluna gidilir.Bilgi Kuramı temellendirmek istediği kavram ya da soruları derinliğine,genişliğine araştırır ve aydınlatmaya çalışır.Bunu da genellikle çözümleme (analiz) ve betimleme (tasvir etme) yoluyla yapar.


Bilgi Kuramının Temel Soruları:
1-Bilginin değeri ile ilgili sorular;
Varlığın doğru bilgisi var mıdır?
Varsa bu bilgiler gerçek midir?
Elde edilen bilgiler kesin midir?
Kesin ve doğru bilgilerin ölçütü nedir?
Hakikat var mıdır?
Zihnimiz hakikate erişebilir mi?

2-Bilginin kaynağı ile ilgili sorular:
İnsanın elde ettiği bilgilerin kaynağı nedir?
Bilgilerimiz doğuştan mıdır?


Bilgi kuramının problemleri arasında, genel-geçer doğru bilgi var mıdır? sorusunun önemli bir yeri vardır.
Bu soru birbirinden farklı cevaplarverilmiştir. Bunlar:
Akla dayanan bilgi doğru bilgidir (Rasyonalizm,İnneizm,Apriorizm)
Deneye,tecrübeye dayanan bilgi doğrudur.(Empirizm)
Fayda ve başarı sağlayan bilgi doğrudur (Pragmatizm)
Olgulara dayanan bilgi doğrudur. (Pozitivizm)
Duyulara dayanan bilgi doğrudur. (Sensüalizm)
Sezgiye dayanan bilgi doğrudur. (Entüisyonizm)
İnsanın iç tecrübesinden elde ettiği bilgi doğrudur.(Mistisizm)
Vahye ve İmana dayanan bilgi doğrudur. (Fideizm)
Saf fenomenlere dayanan bilgi doğrudur. (Fenomenoloji)


2-MANTIK

Mantık;insan aklının kendi hakkındaki bilgisidir.Dar anlamda doğru düşünme kurallarını öğreten bilgidir.

Bilgi Kuramı–Mantık ilişkisi;
-Bilgi Kuramı bilginin objesi ile uygunluğunu temellendirirken mantığın kural ve ilkelerine dayanır.
-Mantık,düşüncenin akıl yürütme yoluyla ilgilenir,yargılar arası ilişkilerin doğruluğu önemlidir,
Bilgi kuramı için ise, içeriklerin doğruluğu önemlidir.

 

BİLGİ KURAMININ TEMEL PROBLEMLERİ

Bilgi Kuramının temel problemi Doğru bilginin imkanı (mümkün olup olmadığı) problemidir.
İlkçağ filozofları bilginin kaynağını sorgulamadan önce,bilginin değeri yani kesin doğru bilginin olup olmadığı üzerinde durmuşlardır.Bu soruya iki şekilde cevap verilmiştir:

1-Doğru Bilginin İmkansızlığı :

İlkçağ felsefesinin ilk dönemi bir doğa felsefesi niteliği gösterir.O dönemin filozofları sadece duyularla evrenin açıklamasını yapmaya çalışmışlardır.Yani naif (yöntemsiz,sistemsiz) bir empirizm (deneycilik) ile evren hakkında kesin bilgilere varılabileceğini sanmışlardır.
Evrenin oluşumu ve varlıkların kökeni ile ilgili sorulara cevap verilirken çelişkili görüşlerin ortaya çıkması,her filozofun kendi görüşlerinin doğru,diğerinin yanlış olduğunu iddia etmeleri,bu tür görüşleri şüphe(kuşku) ile karşılayan sofist denilen yeni bir grup düşünürün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Sofistler genel-geçer doğru bir bilginin varlığından ilk kez şüphe edenlerdir

 

Felsefe Tarihi



     

     
Fenomenoloji

 

Kurucusu Alman Filozof Edmund Husserl’dir.
Bu akım,fenomenleri ve bilincin verilerini inceleyerek fenomenin içindeki özü yakalamaya çalışır. Bir başka temsilcisi ise Max Scheler’ (1874-1982) dir.

Bir felsefe akımı olmaktan çok bir yöntem olarak tarif edilmesi yaygındır. Fenomenoloji, her şeyden önce, fenomeni, yani dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayanan bir yöntemdir çünkü. Bunu nasıl yaptığı ya da yapıp yapamadığı, yani yöntemin iddiasını geçerli kılmak bakımından teorik düzlemdeki statüsü tartışılırdır. Öte yandan, fenomenoloji, bu yöntem üzerinden kavramlar ve kategoriler geliştirerek özgün bir felsefe akımı da meydana getirir.

20.yüzyıl felsefesinde ve kuramsal tartışmalarında etkili ve belirleyici bir yere sahiptir Fenomenoloji. Heidegger'den Sartre'a, Frankfurt Okulu'ndan Foucault'a ve Postmodern düşünürlere kadar pek çok düşünür ve felsefe eğilimde etkisi görülür.

Nesneyi, en genel anlamda öznenin dış dünya ile kurduğu ilişkilerinde algıladığı, deneyimlediği şey'ler olarak görmesiyle pozitivizm ve ampirizm'le aynı noktada dursa da, temelde fenomonoloji bu iki felsefe akımına karşı çıkar. Bu karşı çıkış en başta, tek tek nesnelerin ele alınması konusunda ortaya çıkar. Tek tek nesneler, Fenomenolojiye göre, belirli genel yasalara bağlı şeyler değil, varlıkları yalnız raslantı kavramıyla açıklanabilir olan şeylerdir. Ayrıca, dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayalı bir yöntem olmasıyla ilkin doğabilimini dışta bırakır ve böylece her iki teorik eğilimi yadsır.

Fenomenoloji, yaygın olarak kullanılan deyişle, öz'lerin araştırılması konusudur. Cünkü, bütün sorunlar sonunda özlerin betimlenmesi sorununa geri götürülebilir. Ancak, bu noktada ayrımı belirginleştirmek gerekir; Fenomonoloji, öz’lerin bilimi degil, öz’ü görüleyen Bilinç’in bilimidir aslında. Algının ya da bilincin özü'nün betimlenmesi sorunu, fenomenolojinin konusudur.

Husserl'e gerçekliğin kendiliği diye bir şey olamaz. Çünkü, gerçeklik, her zaman kendine yönelmiş bir Bilinç tarafından bilinen bir gerçekliktir. Yani kendisine yönelen bilinc tarafından görülen, algılanan ve bilincine varılan bir şeydir. Öyle ise, dünya deneyimlerimizin tamamı, bilinç tarafından kurulmuştur, en somut algılardan en soyut matematik formüllerine kadar. Bu nedenle fenomenoloji, Bilinç'in sistematik incelemesini hedefler. Hareket noktası olarak belli bir epistemolojiye dayanma düşüncesinden uzak durur.

Böylece "fenomenoljik yöntem" denilen nokta öne çıkar. Buna göre, hem bildiklerimiz hem de gerçeklik dışta bırakılarak, bilginin nasıl ve hangi süreçlerde oluşturuldugu/oluştuğu anlaşılmaya çalışılır. Özgün yöntemsel kategoriler geliştirir Fenomonoloji bu noktada. İki temel kategorisi vardır bu yöntemin; „askıya alma“ ve „fenomenolojik indirgeme“.

Felsefe Tarihi



     

     
Pragmatizm

 

Doğruluğu ve gerçekliği tek taraflı olarak sadece eylemlerin sonuçlarıyla değerlendiren ve onlara yalnızca fayda açısından bakan akıma pragmatizm denir.

Başlıca temsilcileri;W.James,J.Dewey’dir.

William James (1842-1910): W.James’e göre pragmatizm bir yöntemdir. Bir yöntem olarak pragmatizm insan yaşamının bir amacı olduğunu söyler. Bundan dolayı bütün kuramlar, bütün bilgiler, insan yaşamına bir katkı yaptıkları, insanın amacına yardımcı oldukları zaman doğrudur. Kuramlar gerçekten somut bir yarar sağladıkları sürece anlamlıdır.

O’na göre bilimde,felsefede,teolojide hiçbir tanım yada formül kesin,son ve değişmez değildir.Bundan dolayı insanı ve doğayı konu alan kuramların anlamları,yalnızca onların problemleri çözme kapasitelerinde aranmalıdır.

Eğer bir kuram ya da formül bir problem çözemiyor,pratik yaşam için şöyle ya da böyle bir farklılık yaratmıyorsa o kuram ya da formülden vazgeçilmelidir.Bir kuram ya da düşüncenin anlamı yararlılığıyla belirlenir.

O’na göre yararlılık, yalnızca bireyin maddi ihtiyaçlarının karşılanması değil,aynı zamanda insanın ve toplumun gelişmesine katkıda bulunan her şeydir.
Bu arada James’e göre,din sayesinde insanların manevi yaşamları gelişmekte ,insanlar yaşamlarına anlam katabilmektedir. Bu nedenle din tümüyle doğrudur.Çünkü yarar sağlayan bilgi doğru bilgidir.

John Dewey (1859-1950) :O’na göre düşünce, çevreye uymayı, doğadan yararlanmayı ve mutlu olmayı sağlayan bir “alet”tir. Bir düşüncenin doğrulu ise söz konusu düşüncenin işe yararlılığına bağlıdır.



Deney, bilimsel yasa, kuram ve kavramları birer alet olarak gördüğü için onun öğretisi aynı zamanda enstrümantalizm (aletçilik,araçcılık) olarak bilinir.

O’na göre birer alet (araç) olan bilimsel yasa ve kuramlar eğer başarılı olur ve uygulamada bir işe yararsa doğrudur,yaramazsa yanlıştır.

Örneğin ormanda kaybolmuş ve ormanın varlığı ile kendisinin kaybolduğunun tek gerçeklik olduğu bir durumda;amaç bu adamın kaybolmuşluğunun verdiği korkuyu ortadan kaldırmak ve oradan sağ salim kurtulmasını sağlamaktır.Bu anlamda onun sahip olduğu tüm düşünce ve görüşler,ormandan çıkış için oluşturduğu tüm kuramlar,onun kurtulması için sadece bir araçtır.Adamın görüşleri, ormandan sağ salim kurtulması amacına götürdükleri sürece doğrudur.Yani uygulamada işe yaradıkları ölçüde doğrudur.

Pragmatizm, metafizik sorunlarla ilgilenme, inceleme alanı olgularla sınırlıdır. Bilgi ve hakikati yaşam için bir araç olarak gören pragmatizm,bilgi kuramı açısından savunulamaz. Çünkü bize yarar sağlayan ve hakikat olan bilgi olduğu gibi, yarar sağladığı halde hakikat olmayan bilgi de vardır. Örneğin yalan günlük yaşamda bazen yararlı olabilir ama doğru değildir.

Felsefe Tarihi



     

     
Analitik Felsefe- (Neopozitivizm)


 

Analitik felsefe pozitivizmin 20.y.y. da çağdaş bir görünüm almış şeklidir. Neopozitivizm (yeni olguculuk) ya da mantıkçı pozitivizm olarak da bilinen bu anlayışa göre,f elsefenin asıl uğraş alanı dildir.

Bu yaklaşıma göre felsefe; varlık, değer ve Tanrı üstüne, doğruluğu test edilemeyen öğretiler öne sürmemelidir. Felsefenin görevi dildeki kavramları çözümlemektir.

Bu felsefe anlayışına göre bilime dayanan bilgi doğru bilgidir..Bir bilginin doğru olup olmadığını anlamak için de bilginin analizi gerekir.Bu amaçla bilimin kullandığı önermelerin kuruluşu ve yapısı incelenir.Bu dil analizidir.

Analitik felsefeye göre felsefede ortaya çıkan sorunlardan birisi bulanık (açık-seçik olmayan)mantıksal çıkarımlar;diğeri değişik anlamları olan sözcüklerin bir birine karıştırılmasıdır.Bu nedenlerden kaynaklanan sorunları çözmek için de ;bulanık mantıksal çıkarımlar yerine açık-seçik mantıksal çıkarımlar oluşturmak ve tek anlamlı sözcüklerden oluşan yapay bir dil sistemini kurmak gerekir. Bu akımın başlıca temsilcileri; Ludwig Witgenstein, Moritz Schlick, Rudolf Carnap ve Hans Reichenbach’tır.

L. Wittgenstein (1889-1951): Witgenstein, dili kullanmanın ve dili anlamanın, insanları sıradan şeylerden ayıran en önemli özellik olduğunu belirtir.

O’na göre dil dünyayı resmetmek suretiyle dünyayı temsil eder.Bu yüzden önermeler,olguların tasvirleri ve olguların resimleridir.Öte yandan önermeler düşüncelerin dile gelmeleridir.

Filozof daha sonra bu dil anlayışını değiştirerek başka bir dil görüşü geliştirmiştir.Bu yeni dil anlayışı ile dile doğal bir insan fenomeni,toplumsal bir fenomen (birden fazla insanın benimsediği kuralların varlığı ile işleyebilen bir fenomen) olarak yaklaşmıştır. O’na göre felsefe,sayılıp dökülecek bir öğreti bütünü değil bir faaliyettir.Filozofa düşen felsefik kuramlar geliştirmek değil,dilin nasıl kullanıldığını göstermektir.
Analitik felsefe dil analizi eleştirisi yoluyla felsefi problemleri doğrularken onları “anlamsız” ve “anlamlı” olarak bir ayırıma tutar.

Metafiziğin konusuna giren problemler,anlamsız ve sözde problemlerdir.Tek tek bilimlerin çözebileceği problemler de ilgili bilim dallarını ilgilendirir.Bu durumda felsefeye sadece mantık ve bilgi kuramı kalır.Böylece felsefe araştırmaları sınırlandırılmış olur.

Felsefede mantıksal dil çözümlemeleriyle doğrulanabilen önermeler anlamlı olarak kabul edilir.Böylece felsefenin konusu gerçek ya da düşünsel nesneler olmaktan çıkar,bilimsel önermelere ve kavramlara indirgenmiş olur.

Felsefe Tarihi



     

     
Pozitizm-(Olguculuk)

 

 

İnsan için bilgide önemli olanın yalnızca olguları araştırmak olduğunu savunan akımdır.

Bu akıma göre insan;olgular arasında var olan değişmez ilişkileri ya da doğal yasaları bulmalıdır.

Bu anlayışın kurucusu ve temsilcisi Auguste Comte’dur.

Auguste Comte (1798-1857): Comte Fransız devriminden sonra oluşan toplumsal karmaşayı yeni bir toplumsal düzenleme ve reformla ortadan kaldırmayı denemiş bir Fransız düşünürdür. Aynı zamanda Sosyolojinin de kurucusu kabul edilir.

Comte toplumu bilim yoluyla yeni baştan düzenlemeyi amaçlamıştır.Ona göre toplumun kurtuluşunu sağlayacak tek şey pozitivizmdir. O’nun pozitivizminin en önemli özelliği “doğanın mutlak ve yüce bir amacı olduğu” düşüncesini reddetmesidir.

Ayrıca O varlıkların insan tarafından gözlenemeyen özlerini bulma çabasından vazgeçer.Sadece olguları araştırmak ve varlıklar arasındaki sabit ilişkileri gözlemek gerektiğini savunur.

Bilimin tek amacı olgular arasındaki değişmez ilişkileri yada doğal yasaları bulmaktır. Bu ise ancak gözlem ve deneylerle sağlanır.

İşte toplumu yeniden düzenlenmesinde kullanılacak bilgi de gözlem ve deneye( olgulara) dayanan pozitif bilgidir. Pozitif bilgi tarihsel evrimin sonucu olan bir bilgidir.

Pozitif bilgi evresine gelmeden önce toplumlar tarih içinde iki evreden daha geçerek pozitif evreye gelmişlerdir.

Comte,tarihi toplumsal evre anlayışını Üç hal kanunu ile açıklar;
1-Teolojik evre;fenomenlerin Tanrısal ya da manevi nedenlerle açıklandığı evre
2-Metafizik evre; olayların oluşunun soyut kuvvetlerle açıklandığı dönem toplumsal olayların özgürlük,eşitlik gibi soyut kavramlarla açıklanması,
3-Pozitif evre; Bu evrede insan sadece gözlemlenebilir olana yönelir.Yalnızca olaylar arasındaki yasalar ya da değişmez bağlantılar incelenir.O’na göre bu evre insan düşüncesinin ve gelişiminin en yüksek basamağıdır

Felsefe Tarihi



     

<< Geri  1  2  [3] 4  İleri >>  
 

   

Sitemizde 20 kategoride 619 yazı 116226 defa okunmuştur.  

Copyright © 2008 Acılardeniz şiir sitesi                                                                                                                                               Tasarım: Ali Kılınç